http://www.aict-iatc.org/

NE KADAR YAKINLAŞIRSANIZ, O KADAR ACI ÇEKERSİNİZ: "YAKLAŞTIKÇA"

İlk kez 1997 yılında Royal National Theatre'da sahnelenen İngiliz yazar Patrick Marber (1964)'ın "Yaklaştıkça/Closer" başlıklı yapıtı, Tiyatro İstanbul'un yeni yıl oyunu olarak Profilo Alışveriş Merkezi'ndeki salonda gösterimini sürdürmekte. Oyunu izledikten sonraysa, (bana sorarsanız) öncelikle tiyatronun genel sanat yönetmeni Gencay Gürün'ü kutlamanın gerekmekte olduğunu düşündüm.

Gerekmekte, çünkü Tiyatro İstanbul, 1995 yılından bu yana pek çok usta ve ünlü oyuncunun rol aldığı (bendeki kayıtlara göre) otuz civarında (ağırlıklı olarak komedi/vodvil) oyununu seviyeli bir yelpaze içinde seyircisiyle buluşturan bir kuruluş olarak tanınmakta. Öyleyse, izleyicisinin zevkini, ilgisini bilen ve yıllardır bu doğrultuda yol alan Gencay Gürün'ün bugün Türkçemize kazandırdığı "Yaklaştıkça" da ne ola ki? İzleyenlerin Mike Nichols yönetimindeki 2004 tarihli Amerikan yapımı filmini de bildikleri "Yaklaştıkça", sözünü hiç mi hiç sakınmayan, sert repliklerle ilişkilerdeki dürüstlükleri gıdıklayan, aklımızdan geçenlerin ne kadarını karşımızdakine aktarmamız gerektiğini sorgulayan, aşk ilişkisinin acı yönlerini ölçümleyen bir oyun değil mi?

Eee...

BÖYLE BİR OYUN SEÇİMİ, TİYATRO İSTANBUL İÇİN "DEVRİM" Mİ DEĞİL Mİ?

Bu oyunun anlattıkları pervasızca saldırgan, kışkırtıcı, görmezden gelinmesi ya da kaçınılması olanaksız olanlar değil mi?

Bu oyun seyirciyi ensesinin kökünden tutup iletiyi alıncaya kadar silkeleyen bir oyun değil mi?

Türü, hem oyuncuları, hem de izleyicileri geleneksel tepkilerinin dışına iten, sinir uçlarına dokunan, alarma geçiren "In-Yer-Face" türü değil mi?

Böyle bir oyun seçimi, Tiyatro İstanbul için "devrim" niteliğinde mi, değil mi?

O halde Gencay Gürün'ün gerçekten ve de hararetle kutlanması gerekmekte, öyle değil mi?

KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ ÜZERİNDE YOĞUNLAŞAN AKIŞ

Yazın açısından mükemmel kurgulanan oyunun konusu önce pek basitmiş gibi algılanıyor, Patrick Marber'ın kolaya kaçtığı izlenimini yaratıyor, ama kazın ayağı sonradan kendini belli ediyor. Hedefi yazar olmak olan, ama hayatını ölüm ilanları yazarak kazanan Dan, sokakta rastlantısal olarak görüp şıpınişi aşık olduğu striptizci Alice ile bir birliktelik yaşamaya başlıyor ve aşık olduğu kadının hayatını romanlaştırıyor, ancak kitabın kapağı için resmini çeken fotoğrafçı Anna'nın ortaya çıkmasıyla tüm dengeler alt üst oluyor. Oyun tam tipik aşk üçgenine dönüşebileceği anda, Doktor Larry'nin devreye girmesiyle tamamen kadın-erkek ilişkileri üzerinde yoğunlaşan akış da başlamış oluyor.

AŞKI SEVGİLİNİN ELİNİ TUTMA OLARAK BELLEMİŞ BİR KUŞAĞIZ BİZ

Oyun, yukarıda özetlediğim konusuyla, tamamen 21. yüzyılda yaşanmakta olan aşk-seks ilişkilerinden ibaret. Yani tanışma, âşık olma, uzun soluklu bir ilişki yaşama, yaşanan ilişkiden sıkılma, aldatma ve sonuç itibariyle ayrılma... "Yaklaştıkça"nın tatminsiz bireyleri, mutsuz çiftleri bizlere (yani 68 kuşağı insancıklarına) doğal olarak pek yabancı sayılmakta.

Öyle değil mi, ama?

Aşkı sevgilinin elini tutma olarak bellemiş; bırakılmayı, ayrılmayı: "... gitmeliyim diyorsun/gelmedin ki daha" diye inleyerek dillendiren bir kuşağın "ahfadı" değil miyiz biz! "Yaklaştıkça"yı izlerken içimizden kimilerinin doğal olarak psikolojik şiddete, tacize maruz kaldıklarını sanmaları da ondan değil mi?

Siz, günümüz gençliğinin, genç adamlarının "s.k, "g.t", "üstüne otur(t)ma", "ıslak don" gibi sözcük, tabir ve benzetmelerinden de haberiniz yok, öyle değil mi?

Zaten Patrick Marber, beyinlerimizin gri kıvrımlarına tuttuğu içbükey aynalarla beyin fonksiyonlarımızı daha bir devindirerek aşk kavramını sorgulatırken yüzümüzün manda ciğerine dönmesinin nedeni de bu değil mi?

Ne dersiniz?

Yoksa benim kuşağımı aşk kavramından soğutan, rahatsız eden olgular bizim ("kerizlik" demeye dilim varmıyor) kör cahilliğimiz mi?

CELAL KADRİ KINOĞLU, NELER ETMİŞ NELER EYLEMİŞ

Neyse, bırakalım bunları, gelelim oyuna.

Yönetmen Celal Kadri Kınoğlu (1964), hayli uzun olan oyun metninin tamamını genelde çiftlerin mutlu zamanlarını bilinçli olarak hasıraltı ederek göstermemiş, sadece başlangıç ve bitişler üzerinde durmayı yeğlemiş. Oyundaki karakterlere izleyicinin sempati duymasını hedeflememiş, dolayısıyla tüm karakterleri sadece ilişkilerindeki davranışlarına göre değerlendirme işini seyircinin vizyonuna (uzak görüşlülük anlamında kullanıyorum) emanet etmiş, bir anlamda karakterlerin her biriyle özdeşleşmemizi istemiş. Oyunun seyrini dik, diri, ilgi çekici, sürekli ve akıcı kılmak için sahneyi bir "çatışma" alanına çevirmiş. Birbirini tanıdıkça birbirlerine daha da yabancılaşan dört insanı; suçluyken kurban, kurbanken haksız, haksızken dürüst, dürüstken kötü, kötüyken doğru, doğruyken ihanet eden, ihanet ederken iyi, iyiyken riyakâr mı riyakâr, riyakârken masum, birbirlerinden keskin çizgilerle ayrı dört insanı sahne yorumuyla kendimizden bir şeyler bulacağımız dört insan olarak çizmiş. Tablodan tabloya geçişleri sağlayan, hayli de uzun süren black-out'ları fon perdesine yansıttığı video gösterimleri ve fotoğraflarla atlatmış.

TABLOLAR ARDI ARDINA GELDİKÇE, OYUN KALBİNİZİN İÇİNE AKIYOR.

Hiç kuşkum yok, "Yaklaştıkça", kışkırtıcı cesareti olan bir oyun!

Marber'ın "fiziksel baskı-sözel şiddet" karışımı fiziksel şiddetten de, "streptease"den de çok daha fazla etkili. Bir anlamda, cinsiyetler savaşı bu oyun. Cinsiyetler arası farkı vurguluyor. Neredeyse her çekişme sonunda, erkekler kadınlardan hep biraz daha kötü görünüyor. Örneğin 8. Tabloda Anna ile Dan arasındaki diyaloga bakın: "Anna: Beni sen getirmiyorsun. Ben geliyorum... Sen... 'o civardasın'... Yardım ediyorsun. / Dan: Sen beni getiriyorsun. / Anna: Sen erkeksin, Pamuk Prenses sana göz kırpsa bile gelirsin sen." Bu ve benzeri tabloları izlerken, tanıdık bir durumla karşılaşıp da yüzünüzün kızarmadığından, geçmişte kalan bir ihanetin anısının aniden burnunuzun dibinde canlanmadığından, geçmişteki ya da şimdiki eşleriniz hakkında içinize bir kurt düşmediğine ben asla inanmıyorum. Tablolar ardı ardına geldikçe oyun kalbinizin içine akıyor, her tabloda, duygusal hafızanın bıraktığı tortunun simgeleri yer alıyor. Giderek önceki tablolardan artakalan malzemeler üst üste yığılmaya başlıyor, yığılma rahatsız ediyor.

SADAKATSİZLİK İÇİN HERHANGİ BİR AKILCILAŞMA GEREKİR Mİ?

Örnek mi istediniz, alın size örnek, "Yaklaştıkça"yı daha görmediyseniz hemen gidip izleyin, Anna orgazm taklidi yaptığını anlatırken, salondaki seyirciler içindeki kadınların, erkeklerden daha yüksek sesle güldüklerine siz de benim gibi tanıklık edeceksiniz, eminim. Buradaki püf noktası "püf" diye üflenilip geçilecek bir olgu değil, arzu tamamen mantıksızlığa temellendirilmiş. Karakterler eşlerini değiştirdiklerinde, hiçbir neden öne sürülmüyor, sadakatsizlik için herhangi bir akılcılaşma ya da ayrıntılı bir açıklama gerekmiyor ve yapılmıyor.

Ya ne oluyor?

Marber, bu sessizliği yaralı duyguların hengâmesiyle ve ihanetin çiğliğiyle dolduruyor. Dan'in neden Anna'ya tutulduğunu ya da Anna'nın neden Larry'i kabul ettiğini veya Dan ve Anna'nın neden Alice ve Larry'ye ihanet ettiklerini bize anlatmıyor (Bkz: Aleks Sier – "Suratına Tiyatro"- Sayfa 240 / Mitos Boyut Yayınları Ekim 2009) .

"KADI KIZI" GENCAY GÜRÜN

Oyunu dilimize çeviren Gencay Gürün ise, çevirinin yananlamsal (eşanlamlı bir dilsel ifade ya da terimin uygulanabilirliğini tayin etmek için belli bir izlek oluşturmak anlamında kullanıyorum) boyutlarını hiç ıskalamamış. Gel gelelim metnin bir yerinde "cildiye", diğerinde "dermatolog", kimi yerinde "orospu", kimi yerinde "fahişe" sözcüklerini kullanmasını eleştireceğim ve "umarım ('dilerim' olmalı) çok mutsuz olursunuz" ile "içim ('canım' olmalı) hiç müzik çekmiyor ('istemiyor' olmalı) tümcelerine değineceğim, başka da laf demeyeceğim.

Yok: "O kadar kusur kadı kızında da bulunur" derseniz, "kadı kızı"na söz etmeyeceğim.

NİLGÜN GÜRKAN'IN DEKORU

"Yaklaştıkça"nın dekor tasarımına imza atan Nilgün Gürkan, bir yandan Celal Kadri Kınoğlu'nun yorumunu vurgulayan, diğer yandan zenginleştiren; teknik olarak da yönetmene ve oyunculara sahne üzerinde kolaylıklar sağlayan, oyunun değerini artıran bir ortam yaratmış. Şirin Dağtekin, ince ve estetik zevkten damıttığı kostümlerini fevkalade zevkli ve yerli yerinde kullanmış. Mikael N. Vidhi'nin "Rüya Odası" tablosundaki koreografisi estetik bir seviyesine erişmiş.

AYTEKİN SADAY NEDEN BÖYLE YAPIYOR

Diğer taraftan Stephan Pook'un video çekimleri, Emre Mollaoğlu ile Erhan Yüksel'in fotoğrafları ve Cafer Ekim'in efektleri gayet iyi. Aytekin Saday'ın ışık tasarımıysa (üzgünüm, ama) gene kötü. Aytekin Saday, kalıbımı basarım tasarım aşamasında renkleri belirlemeden önce kostüm tasarımcısıyla hiç mi hiç görüşmemiş, daha doğrusu görüşmemiş olmalı ki, kullandığı renk filtreleri (bu kere de) kostüm renklerini güçlendirmekten aciz kalıyor. Ayrıca, oyun boyunca sahne Karagöz perdesi gibi. Gölgeler, duvarların fon perdesinin üstünde göbek atıyor. Gene de, eğri oturup doğru konuşayım, ikinci bölümdeki "Rüya Odası" tablosundaki ışık tasarımına şapka çıkarmam gerekiyor.

ŞENCAN GÜLERYÜZ İLE MURAT HAN

Celal Kari Kınoğlu oyuncu kadrosunu dört genç "okullu"dan oluşturmuş. Dan karakterini canlandıran Şencan Güleryüz (1972)'e "mış gibi" yapmanın ve duygulanımlarını soğukkanlılıkla üretmeyi bilmenin de çok önemli olduğunu anımsatmak isterim. Daniel karakterini çok sınırlı özellikler halinde parçalamış, böyle olunca (adın kısaltılmış haliyle) Dan'ın bütünlüğü kimi tablolarda gözden yiyip gidiyor. Alınmak gücenmek yok, zaten dikkat ederseniz duygulanımlarını seyirciye okutamıyor falan demiyorum. Murat Han (1975)'a gelince Dr. Larry'yi bağımsız süreçlerde türetiyor ve bunların her birini sırasıyla belli bir yönelimin icrasına başarıyla sunuyor, dolayısıyla Larry'nin arzularını ve itkilerini kendi içinde oluşturuyor.

GÖZÜMÜZ AYDIN: TİYATROMUZA İKİ "PRENSES" DAHA GELİYOR

Esin Harvey (1979), İnsanın içini pırpır ettiren soylu bir yetenek... Eksiği bağırma sesi. Yüksek sesle oynadığında sesindeki gerilim tınıya, telaffuza, tonlamaya zarar veriyor. Sesi esnekliğini yitirtiyor, kabalaşıyor. Nilperi Şahinkaya (1988)'ya gelince, Alice'in içsel hareket noktasını çok iyi mi didiklemiş ne, az farkla da olsa öne çıkıyor. En sıradan fiziksel aksiyonu sahnede icra ederken bile Alice'i kendi itkileriyle uyum içinde tutmayı başarıyor. İçsel, ruhsal imge tutkuları üretiyor, Alice'i aynı türden bireysel malzemelerden oluşturuyor.

Duyduk duymadık demeyin, Nilperi Şahinkaya, eleştirmen amcasının gözbebeğinin içine yerleşmeye hazırlanıyor.

(tiyatro... tiyatro... Şubat 2012/233)

Üstün Akmen

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim