http://www.aict-iatc.org/

İki Popovksi ve bir buçuk Shakespeare

Bir kaçıştır ki, insanlık tarihi boyu sürüyor!.. Shakespeare'in dört yüz yıl önce kaleme aldığı masalımsı oyunda Hermia ve Lysander'in bir yaz gecesi birlikte olabilmek için ormana kaçışları; İkinci Dünya Savaşı batağından daha yeni kurtulmuşken Cezayir tuzağına düşmüş Fransız halkının ayrıksı ozanı Vian'ın resmettiği ailenin, ne olduğunu bilemedikleri bir kâbustan evin üst katlarına kaçışları – ve günümüz Edinburgh kentinde, gene bir yaz gecesinde barda karşılaşan Helena ve Bob'un yaşamın sıkıntılarından sıyrılmak için kentin "gece hayatına" kaçışları...

Makedon yönetmen Aleksandar Poposvki'nin imzasını taşıyan "Bir Yaz Gecesi Rüyası" (İBBŞT) ve "İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz" (Hayal Perdesi) ile Serkan Salihoğlu'nun yönettiği "İki Kişilik Yaz" (Dot) oyunlarının tek ortak öğesi bu değildir sadece – bana kalırsa üçü de geride bıraktığımız tiyatro sezonunun kuşkusuz en iyi yapımlarıdır !

Türk tiyatroseverlerinin, birkaç yıl önce gene İBBŞT'nda yönetmiş olduğu "Tehlikeli İlişkiler" ile tanıştığı Popovski, bu kez de Shakespeare'i kendine has biçemde ele almış. Başarısını üç eksende alkışlamak isterim buradan – sahne ve ışık tasarımcısı Sven Jonke'nin elinden çıkma kırmızı şerit perdelerin desteğindeki mekân düzeyini; koreograf Handan Ergiydiren Doğan'ın katkısıyla kotardığı devinim düzenini; üçüncü olarak da, oyuncularına aşıladığı sürükleyici dramatik akışı... Neredeyse iki buçuk saati bulan bu masalsı oyunu (tüm düşselliğine rağmen) sıkılmadan izledikten sonra, tek bir konuda tereddüde düştük: Burada ağır basan, görsellik miydi – yoksa üç katmanda gelişen o görkemli oyunculuklar mı? Bu katmanları dıştan içe doğru sayacak olursak, en başta Arda Aydın (N.Bottom) ve Çağlar Yiğitoğulları (P.Quince) olmak üzere kasabanın tiyatrocuları; kimin daha başarılı olduğunu gerçekten kestiremediğim gençler Nurdan Kalınağa, Canan Kübra Birinci, Gürol Güngör ve Özgün Akaçça'nın oluşturduğu (Hermia / Helena / Egeus / Lysander) çiftler ile Hippolyta/Titania Selin İşçan ve Theseus/Oberon Levent Üzümcü ile Puck Şevket Avşar – tümü, Popovski gibi bir ustaya layık bir ekip oluşturuyor; diğer yadımcı rollerdeki ve özellikle "periler" olarak görselliği taçlandıran oyuncu/dansçıları da unutmadan...

"Görsellik" demişken – İBBŞT Yönetimi sağolsun, bizi ilk sıraya oturttuğundan, olayların kasabadan ormana geçişinde derinliğe dönüşümü sağlayan perdedeki değişim sürecini, keza oyunun ana bölümünde perilerin şerit perdeler üzerindeki akrobatik devinimlerini uygun açıdan izleyemedik... Ona karşılık, özellikle genç çiflerin sahne kenarına oturmaları sayesinde onları "dirsek temasında" (bu tanımı, genellikle küçük oda tiyatrolarında kullanırım) izleyebilmemiz ile, en önde oturma "ayıbı" bir ayrıcalığa dönüştü! Öte yandan, konusunu antik dönemden almış, Ortaçağ'da yazılmış olan oyunlardaki giysilerin günümüz modasını aksettirmesini bir türlü benimseyemiyorum – kostüm tasarımında olduğu gibi, pek de öne çıkmayan müzikte imzası bulunan Popovski'nin kendi ekibi yerine, koreografide de olduğu gibi, kendilerini kanıtlamış kendi sanatçılarımız kullanılamaz mıydı? Öte yandan, salt o tek renkli ama çok yönlü, gene de minimalist sahne tasarımı (aynı ekibin "İlişkiler"deki o nefes kesici aynalarını anımsıyor musunuz?!) için bile olsa, bu oyuna "banko" diyebiliyorum – ve son olarak şunu ilave etmek isterim ki, İBBŞT'nun sezon içindeki bütün ayıpları/başarısızlıkları bu tek oyun ile unutuldu gitti benim için!...

Bilmem, Dot'da bundan iki sezon önce sergilenen "Sarı Ay" oyununu beğenmiş miydiniz? Olağanüstü bir sahne devinimi sergileyen bu yapım, benim için konu/ileti yetersizliğinden sınıfta kalmıştı! Ne var ki, aynı yazarın (İskoçyalı David Greig) kaleminden gelme "İki Kişilik Yaz", bu kez devinim ile metni aynı (üst!) düzeyde tutuyor – ve "yazınsal" tiyatro severlerin yüreğine daha çok su serpiyor kanımca... Oyunun konusu, "yaş otuz beş, yolun yarısı" örneği, bu kritik dönemece gelmiş Helena ve Bob'un –biri flörtü tarafından ekilmiş, diğeri ise yalnızlığı ile nasıl baş edeceğini bilemiyor– bir yaz akşamı Edinburgh'un bir barında tanışıp içkiyi de birazcık fazla kaçırdıktan sonra, geceyi birlikte geçirmekten başka bir "çare" bulmamaları (!) ve bir sonraki akşam –tesadüf odur ya– yeniden karşılaştıklarında, Bob'un karanlık bir işten eline geçirdiği 15.000 Pound'u kentin çeşitli gece kulüplerinden başlayıp sokaklarda biten bol içkili bir gece boyunca, har vurup harman savurmalarıyla sınırlıdır...

Bu kadar mı? Aslında öyle gibi – ancak sadece "o kadar" da değil! Yalnızlıklarını, içlerinde taşıdıkları sıkıntıları, umutsuzlukları ve korkularını bize dönüşümlü olarak anlatan gençlik döneminin sınırına gelmiş olan bu iki metropol insanı, bunlardan kaçıp kurtulmak için giriştikleri çabaları da bizimle paylaşıyorlar – sözel ve görsel olarak... Genç yaşına rağmen Dot'un artık gediklisi sayılan Serkan Salihoğlu'nun kusursuz yönetiminde Gizem Erdem ve Tuğrul Tülek'in inanılmaz sahne performansları sözel aktarımları ile ele ele giderken, bu capcanlı "play with songs" ("şarkılı oyun") bizi alıp götürüyor. Bu başarının kimyasında da üç etmen görebiliyoruz – ilki, Greig'in nice önemli toplumsal sorunları son derece keyifli bir anlatımla irdelemesidir; diğeri tabii ki oyuncuların baş döndürücü bir devingenlik ile başlarından geçmiş olanları –üstelik zaman sıralamasını da alt-üst ederek– anlatmaları; sonuncusu da, Özgehan Özturan'ın gerek kendisinin, gerekse Gizem/Tuğrul çiftinin gitarda tıklatıp söyledikleri şarkılarının oyuna renk ve ritm katması... Kısacası – yazarının Shakespeare'e göndermeler yaparak "Midsummer" başlığını da koyduğu, bir yaz gecesi boyunca kentin "ormanlarına" dalıp, çılgın bir rüya yaşamış olan bu çiftin bir çeşit 21. yüzyıl aşk öyküsü, Dot'un alışılagelmiş sorunsal ve "suratımıza tokat"lar savuran oyunlarına hiç benzemeyen, son derece keyifli bir seyirlik olarak, tüm etmenleriyle sezonun en başarılı oyunlarındandır.

Benim için sezonun diğer başa güreşen, belki de –iletileri ve çarpıcı sahnelenmesi açısından– en önemli yapımı, Fransız uyumsuz (absürd) tiyatro türüne göz kırpan Boris Vian'ın 1959'da kaleme aldığı ve bugün dahi taptaze duran "İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz"dür.

Küçücük bir apartman dairesi. İki odaya sığışmış kişiler, Molière'vari bir beşliyi (telaşlı anne / kucaklayıcı baba / asi kızları / aksi hizmetçileri / şapşal komşuları) andırsa da, Beckett'in sürekli olarak irdelediği çaresizliğiyle Camus'nün "Sisifos"la savunduğu dayatmacılığını çağrıştırıyor aslında... Özellikle çekirdek aile fertlerinin, karşı koyulması güç dış etkenler ile baş etmekte zorlandıklarını görüyoruz – artık bunlar savaş mıdır, çevre sorunları mı, stres midir, geçim sıkıntısı mı, belli değil... Kaçtıkları, belki "zaman" veya "yaşam"ın ta kendisidir – ancak kurtuluşu aradıkları yere bir türlü ulaşamıyorlar! Kaçışlarını tetikleyen ise gizemli bir sestir hep, ansızın yükselen bir çığlık gibi... Bu sesi her duyduklarında, paniğe kapılmış gibi yaşadıkları çok katlı binanın alt katlarından, gittikçe küçülen ve odaları azalan üst dairelere taşınıyor bu aile, o bilinmeyen dış etkenlerden kaçarak. Geride bıraktıklarını anımsayan, ona özlem duyan bir tek kızları Zénobie'dir; anne/baba bu eski günleri ya unutmuş veya unutmuş olmak istiyor!.. – Ha, bir de "şümürz" var hep yanlarında. Almanca "Schmerz" (ağrı) sözcüğünden türetilmişe benzeyen, oyunun özgün başlığında "schmürz" olarak anılan bir yaratıktır o – sargı bezleri ile sarmalanmış, kirli beyaz elbiseli, yerde yatan bir kadın... Anne, baba ve hizmetçi tarafından kaş-göz arası pataklanan, babanın sık sık içtiği çeşitli sıvıları arada bir üstüne tükürdüğü, tekmelediği, saçlarını çektiği – ancak karşılığında hiç ses çıkarmayan, aileyi her gittiği yerde izleyen, orada da bir köşeye kıvrılan gizemli, "insan-vari" bir şey... Kimdir/nedir (tiyatro tarihinde çoğunlukla bir erkek tarafından canlandırılan) bu yaratık? İnsanlığın "kara geçmişi" mi acaba; yaşam boyu yaptığı ve geride bırakmak istediği kötülüklerin yumağı, özetle peşimizi bırakmayan kötü vicdanımız mı? Yoksa sürekli olarak yüklendiğimiz, aslen tertemiz/bembeyaz olup gittikçe kirlenen bir çeşit "günah keçisi" mi sadece?

Hayal Perdesi tiyatro topluluğunun kurucusu Selin İşcan'ın önerisi üzerine bu iddialı oyunun rejisini üstlenmiş olan Aleksandar Popovski'nin aynı sezon içinde bize "bahşettiği" ikinci oyundur bu! Üstad bu kez küçük bir tiyatroyu yeğlemiş ve 50 kişilik salonun ortasındaki sahnede gelişen oyun, ne mutlu bize ki, böylece "tam damardan" izlenebiliyor! Keza, gittikçe daralan odaların duvarlarını, bu beş insanın da yaşam hudutlarını simgeleyen seloteyplerin (ne dahiyane bir fikir!..) her yeni sahne için yeniden çekilmesi, oyuna nefes kesici bir dinamizm katıyor. Beş kişinin sahneyi her defasında bu şekilde kurmalarının ardından gelişen olayların merkezinde olan, son bölümde ise şümürz ile tek başına kalan baba, gür sesi ve hâkim (gibi görünen?) devinimleriyle hiç kuşkusuz oyunu götüren kişiliktir. Devlet Tiyatroları'nın deneyimli oyuncusu Reha Özcan, bu başarılı canlandırmasıyla da kendinden çok söz ettirecek. Oyunun diğer kişileri konu gereği daha soluk kalıyorsa da, Ayşe Lebriz Berkem özellikle dans sahnesinde öne çıkıyor, Zénobie'nin babaya karşı gelmesiyle de Tuba Karabey... Şümürz'e gelince, eylemsizliğine rağmen hiç de kolay olmayan bu rolün hakkını (belki de ilk kez bir kadın olarak) Selin İşcan veriyor vermesine; ne var ki, Popovski'nin yorumunda bu yaratık ürkütücü olmaktan çok, acınacak gibi duruyor – ancak belki bu da "şümürz"ün kim olduğuna dair bilmecenin bir ipucu mudur..?

Başta Devlet ve Şehir Tiyatroları'nın niceliği bol, niteliği az oyunlarıyla, ancak özel kumpanyalardan da olağanüstü bir yapım izleyemediğimiz, pek cılız kalmış bu sezonda, seçki, yönetim, sahne tasarımları ve özellikle bazı çok başarılı oyunculuklarıyla öne çıkmış olan bu üç yapımı görmüş olmak, tiyatro severler için bir ayrıcalıktı kuşkusuz...

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi, Mayıs 2015

Robert Schild

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim