http://www.aict-iatc.org/

İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz

“Tiyatro… Tiyatro…” Dergisi’nin Mart sayısında yayımlanmış olan “Sezonun Taponları” başlıklı yazımda ( http://tiyatroelestirmenleribirligi.org/elestiri-yazilari/632-sezonun-taponlarndan-bir-demet ), 1950’lerde kaleme alınmış ve o yıllarda beğeni kazanmış, bugün ise bizlere pek bir şey anlatamayan oyunlardan örnekler vermiştim. Fransa’nın ayrıksı yazarı Boris Vian’ın, 1959 yılında genç yaşta öldükten altı ay sonra ilk gösterimi yapılan “İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz” oyunu ise, önemi bugün belki daha da artmış iletileriyle dünya sahnelerinden eksik kalmıyor – Türkiye’de de, beş yıl önceki başarılı İstanbul DT yapımının ardından Taksim’deki Hayal Kahvesi Sahnesi’nde yeniden karşımızda…

İkinci Dünya Savaşının travmasından daha tam kurtulamadan kendini Cezayir Savaşı’nda bulan Paris’in entelektüel çevrelerinden çıkma Vian, yazarlık kariyerini bu oyun ile noktalarken, sahneye taşıdığı kâbuslar yumağının yeni Binyılda iklim ve çevre sorunları, tüketim hegemonyası, bireyin yalnızlığı gibi “çağdaş” evrensel konularla bizleri aynı biçimde sarmalayacağını öngörmüş müydü acaba? Şurası kesindir ki, çağının o tadına doyulmaz “Made in France” türüne göz kırpan uyumsuz (absürd) oyununu kaleme alırken, Vian bize çok boyutlu, ilk anda belki karmaşık gibi gelen “bilmeceler” sunmuş olabilir – ancak oyunu çözümlemeye gittiğimizde, yüzümüze vurulan gerçekler apaçık ortaya çıkıyor!

Odaktadaki kişiler Molière’vari bir beşliyi (telaşlı anne / kucaklayıcı baba / asi kızları / aksi hizmetçi / şapşal komşu) andırsa da, Beckett’in sürekli olarak irdelediği çaresizliğiyle Camus’nün “Sisifos”la savunduğu dayatmacılığı çağrıştırıyor aslında…  Özellikle çekirdek aile fertlerinin, karşı koyulması güç dış etkenler ile baş etmekte zorlandıklarını görüyoruz – artık bunlar savaş mıdır, çevre sorunları mı, stres midir, geçim sıkıntısı mı, belli değil… Kaçtıkları belki “zaman” veya “yaşam”ın ta kendisidir – ancak kurtulmayı umdukları yere bir türlü ulaşamıyorlar! Kaçışlarını tetikleyen ise gizemli bir sestir hep, ansızın yükselen bir çığlık gibi…

Ha, bir de “şümürz” var hep yanlarında! Almanca “Schmerz” (ağrı) sözcüğünden türetilmişe benzeyen, Vian’ın zaman zaman kullanageldiği müstear isim Adolphe Schmurtz’ü anımsatan, oyunun özgün dilinde “schmürz” olarak anılan bir yaratıktır o – sargı bezleri ile sarmalanmış, kirli beyaz elbiseli, yerde yatan bir kadın… Anne, baba ve hizmetçi tarafından kaş-göz arası pataklanan, özellikle babanın sık sık içtiği çeşitli sıvıları arada bir üstüne tükürdüğü, tekmelediği, saçlarını çektiği – ancak karşılığında hiç ses çıkarmayan, aileyi her gittiği yerde izleyen, orada da bir köşeye kıvrılan gizemli, “insan-vari” bir şey…

Peki, oyunun bir de konusu var mı? Yinelenen bir olaylar silsilesinden oluşuyor sahnede olup bitenler. Yaşamakta olduğu çok katlı binanın alt katlarından, gittikçe küçülen ve odaları azalan üst dairelere taşınıyor aile, o bilinmeyen dış etkenlerden kaçarken. Kızları Zénobie daha önce altı odalı bir dairede oturduklarını söylüyorsa da, anne ve babası bunu hatırlamıyor nedense…  Üst daireye taşınırken, bazı eşyalarını beraberlerinde getirememişler veya aşağıda unutmuşlar – TV’yi, saati, abaküsü… Bir de radyoları vardı galiba – o da aşağıda kaldı. Arada bir görüştükleri komşularının çocuğu, hani anne-babanın belki Zénobie ile arkadaşlık kurabilir diye düşündükleri oğullarının da gerilerde kaldığını anlıyoruz oyun geliştikçe – acaba öldü mü o? Derken anne-baba, kızlarının bu tür kara düşüncelerini dağıtmak, onu eğlendirmek amacıyla komik bir gösteri sergilemeye koyulurlar – ne var ki Zénobie buna hiç gülemiyor. İçinde bulundukları durumu sorguluyor hep, ancak büyükleri olup bitenleri ne görmek, ne de algılamak ister – onların kuralları unutmak, susmak ve yadsımaktır! Bu arada komşu artık uğramaz oldu, hizmetçi de kısa bir kavganın ardından kaçıp gidiyor. Şümürz ise kalıyor, uğramış olduğu tüm tacizlere rağmen aileyi terk etmiyor… O sıralarda Zénobie bir üst kata çıkamadan ara kapı kapanıyor, altta kalıyor; daha bir üst kata çıkarken de anne kayıplara karışıyor, baba ise şümürz ile tek odalı, artık yukarıya merdiveni de olmayan daracık bir alanda kalıveriyor…  Kalsın – o değil miydi daha alt katlardayken “yukarıda merdiven yoksa, belli ki ona ihtiyacımız olmayacak!” diyen..?

Hayal Perdesi tiyatro topluluğunun kurucusu Selin İşcan’ın projesi üzerine bu iddialı oyunun rejisini üstlenmiş olan ünlü Makedon yönetmen Aleksander Popovski, gittikçe daralan odaların duvarlarını, bu beş insanın da yaşam hudutlarını oluşturan/simgeleyen selo-bantların her yeni sahne için yeniden çekilmesiyle, oyuna nefes kesici bir dinamizm katıyor. Şmürz dışındaki diğer beş kişinin sahneyi her defasında bu şekilde kurmalarının ardından gelişen olayların merkezinde, son bölümde ise şümürz ile tek başına kalan baba, gür sesi ve hâkim (gibi görünen?) devinimleriyle hiç kuşkusuz oyunu götüren özyapıdır. Reha Özcan bu başarılı canlandırmasıyla, umarım yeniden geri döndüğü tiyatro sahnelerinde kendinden çok söz ettireceğe benzer. Oyunun diğer kişileri konu gereği daha soluk kalıyorsa da, Ayşe Lebriz Berkem özellikle dans sahnesinde öne çıkıyor, Zénobie’nin babaya karşı gelmeleriyle de Tuba Karabey…

“Şümürz”e gelince, eylemsizliğine rağmen hiç de kolay olmayan bu rolün hakkını Selin İşcan veriyor vermesine  – ancak Popovski’nin yorumunda bu yaratık ürkütücü olmaktan çok, acınacak gibi duruyor! Oysaki, İDT’nun 2009/10 yorumunda yönetmen Hakan Çimenser iki (yoksa üç müydü?) şümürz kullanmış – ve onları koyu renkli, yırtık pırtık sokak serserileri giysileriyle ortaya çıkarmıştı. Acaba bu bakış açısı Vian’ın tanımlamasına daha mı uygun düşer? Şümürz eninde sonunda bizi bir çeşit karanlık ortamdan izleyen, insanlığın “kara geçmişi” değil mi veya yaşam boyu yaptığı ve geride bırakmak istediği kötülüklerin yumağı, özetle peşimizi bırakmayan kötü vicdanımız? Yoksa sürekli olarak yüklendiğimiz, aslen tertemiz/bembeyaz olup gittikçe kirlenen bir çeşit “günah keçisi” mi sadece?

Yönetmenlerin kullandığı mekânlara, somut olarak yaşam alanının küçülmesini nasıl resmettiklerine de kısaca bakacak olursak, şu önemli fark ortaya çıkıyor: Her iki tiyatroda dikey eksen olasılığı bulunmadığından, Çimenser sahnede hareket eden ve gittikçe eksilen platformlar, Popovski ise yukarıda sözünü ettiğimiz selo-bant sınırlamasını yeğlemiş. İlkinde platformları şümürzler hareket ettiriyor, diğerinde ise selo-bantları şümürz dışındaki beş kişi takıp kaldırıyor – her ikisi de alkışlanacak buluşlar! Bu yoldan, Vian’ın üç perde düzeniyle üç ayrı katta sürdürdüğü oyun, bu keyifli devinimler sayesinde gittikçe artan bir gerilim ile izlenebiliyor (ne var ki İstanbul’da “üç katlı” tiyatro salonlarının olmadığını da söylemeyiz – bkz. Beyoğlu Aksanat Binası ve Mehmet Ergen’in orada üç ayrı katta sergilemiş olduğu “Şeylerin Şekli”!). Öte yandan Hayal Kahvesi Sahnesi’ndeki oyun alanının ortada bulunması ve salonun oturma kapasitesinin oldukça kısıtlı olması, oyunu daha da “damardan” izlenebildiğini de burada belirtmeden edemiyoruz…

Ne iyi ki, alışılagelmişin tersine, bu kez bir mekândan bir kumpanya doğmuş: Hayal Kahvesi Sahnesi’nden

Hayal Perdesi..! “İmparatorluk Kuranlar (ki bu ismin de derin bir ironi içerdiği gözden kaçmıyor) Yahut Şümürz” 19. İstanbul Tiyatro Festivali’nde ilk gösterimini yaptıktan sonra – ne yazık ki – ancak haftada bir izlenebiliyor. Cılız bir tiyatro sezonunun en iyilerinden… Her tiyatro severe ve özellikle Tiyatro Ödülleri Seçici Kurullar Üyeleri’ne içtenlikle önerilir!!!

**********

Hayal Perdesi

“İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz”

18 ve 27 Mart 2015, saat 20:30

 

Hayal Kahvesi Sahnesi

Meşelik Sokak. No:10; Taksim

Tel.: 0212 245 10 48

www.hayalkahvesibeyoglu.com

www.t24.com.tr – 16 Mart 2015

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim