http://www.aict-iatc.org/

Sezonun “tapon”larından bir demet…

Yıllar önce Viyana'nın saygın Theater an der Josefstadt'ında ünlü aktör Curd Jürgens'in başrolünü üstlendiği bir Sigmund Freud oyununu, kendisine gerçekten benzeyen başarılı bir oyuncu dostuma önermiştim. Freud'un 150. doğum yılı için düşündüğüm bu projeye önce çok sıcak bakmakla birlikte, ABD'li Henry Denker'in 1961'de yazdığı "A Far Country"nin metnini heyecanla okuyup, ardından "pek de tapon kalıyor" yorumuyla nazik bir şekilde reddetti... İşte ince eleyip sık dokuyan, nicelikten çok niteliğe önem veren bir tiyatrocunun takdir edilecek tutumu!

Ne yazık ki, sahnelerimizin çoğunda bu seçicilik yok – ve dolayısıyla 2014/2015 repertuarlarına baktığımızda, bu tiyatro sezonunun "tapon oyunlar" konusunda zirve yaptığını kolaylıkla görebiliriz...

"Tapon" sıfatını TDK sözlüğü "niteliği düşük, eski, elde kalmış" olarak tanımlıyor; etimolojisi ise her ne kadar Fransızca'ya çalıyor ve bazı kaynaklarda öyle gösterilmeye çalışılıyorsa da, daha inandırıcı bir açıklama, Ermenice "taponk"dan (= döküntü) geldiği şeklinde mi acaba?

Burada altını çizmek istediğim olgu, söz konusu oyunların yazılış veya ilk gösterim tarihinin eskilerde kalmış olması değil elbet – asıl sıkıntı veren, çağdaşlığını yitirmiş olanlarıdır! Örneğin 1950'li, 60'li yıllarda kaleme alınmış olanlarda dil ve devingenlik etmenleri başarılı bir reji ile günümüze uyarlanabilse dahi, dünyaya bakış açılarının zamanımıza uymaması, işlenen konuların, irdelenen sorunların önemini yitirmiş olması, izleyicilerde heyecan uyandırmaz, onları yeterince kışkırtamaz... İşte o zaman da, geçen ay bu sayfalarda eleştirmiş olduğumuz "Her Yıl Kuşlar Geri Gelir" oyunu için iletmiş olduğumuz şu soruyu yinelememiz gerekecektir: Bu oyun niye seçildi?

Kişisel görüşüme göre, sahne yapıtlarını "klasikler", "çoksatanlar" ve "çağdaş" oyunlar olarak gruplandırabiliriz. Bunların ilkini, işledikleri sorunların geçerliliğini koruyanlar (örn. "Bezirgan" = "Tartuffe") veya salt birer tiyatro tarihi örneği olarak sahnelenmesi gerekenler ("Bir Yaz Gecesi Rüyası") olarak da iki alt gruba ayırabiliriz. "Çoksatanlar" arasında bulunan nice oyun ise bugün artık "tapon"laşmaya yüz tutmuştur, örneğin N.Simon'un "Müziksiz Evin Konukları" gibi... "Çağdaş" oyunları da iki türe ayırabiliriz belki – uyarlamalar (Çehov/Suvorin'den "Tatyana") veya özgün oyunlar (L.Noren'den "Savaş") olarak...

İşte, şu sıralarda sahnelerimizde boy gösteren bu örneklerden bir adım ("ileriye" değil!) geriye gittiğimizde, belki bir zamanlar "çoksatan", ancak günümüzde kısmen veya tamamen solmuş olmalarına karşın, bu sezonda karşımızda bulduklarımıza kısa bir bakış atalım...

"Hamlet Makinası"nı saymazsak, hali hazır repertuarındaki en başarılı oyunları eski sezonlara dayanan İstanbul Devlet Tiyatrosu, daha çok beyaz perde sanatçısı olarak bilinen Peter Ustinov'un 1964'de yazdığı, en az bilinen oyunu "Ellerimin Arasındaki Hayat"ı acaba niye seçmiş? Türkiye'de de artık yıllardır uygulanmayan ölüm cezası tartışmasını odağına alan, ikinci yarısında sözde "beklenmeyen" gelişme ile ucuz bir "kitsch" örneği sergileyen, koşturmacası bol ve zevksiz sahne tasarımlı bu oyun, tiyatro izleyicisine ne kazandırabilir ki? Keza, faşizmden solculuğa dönüş yapmış tartışmalı İtalyan yazar Curzio Malaparte'nin 1954'de kaleme aldığı, kıyıda-köşede kalmış (ve program kitapçığında yazıldığı gibi kesinlikle "en önemli oyunlarından" olmayan!) "Kadınlar da Savaşı Yitirdi", kadınlar ile ilgili hangi güncel sorunu irdeliyor acaba? Savaş sonrası Viyana'sındaki Sovyet işgal komutanlığının, yerel genç kadınları askerleriyle sevişmesini bürokratik bir sistem ile zorunlu kılan (üstelik gerçek dışı!) bir uygulamaya dayanan bu zayıf oyundan daha çağdaş bir yapıt bulamadı mı Devlet Tiyatrosu?

Bir önceki sezonun cılızlığını bu yıl "metozori" biçimde gidermeye çalışan İBBŞT Yönetimi'nin çabalarını hayranlıkla izliyoruz: 1915 yapımı sandukadan çıkarılan "Çürük Temel" ile 60 yıllık "Cibali Karakolu"nun yanı sıra üst üste iki Shakespeare oyunu – ve neredeyse her hafta bir gala (geçtiğimiz sezonun oyunlarına bile)!.. Aynı şekilde 60 yaşını devirmiş olan, 1954 yılının "12 Öfkeli Adam"ı ise, her ne kadar vaktiyle büyük ilgi görmüş ve Sidney Lumet tarafınca Henry Fonda ile 1957'de beyaz perdeye de taşınmışsa, yönetmen Arif Akkaya'nın bütün çabalarına karşın, repliklerin makineli tüfek atışları gibi savrulduğu mekanik bir kukla oyunundan öteye gidemiyor... Burada da ülkemiz adalet uygulamalarında yeri olmayan 12 kişilik halk jürisi karar yöntemini izlerken, sonucu önceden kestirilebilecek sürecin (ve oyunun!) bitmesini sabırsızlıkla bekliyor izleyici...

Ne var ki bu türden "eskiler" sadece ödenekli tiyatrolara özgü değil! 2011 yılında kurulmuş ve repertuarındaki "Dracula", "Sherlock Holmes" ve "Cyrano de Bergerac" gibi oyunlarını bugüne dek izlemediğim Tiyatro Ak'la Kara'nın yeni (?!) yapımı, Leonard Gershe'nin 1972'de Broadway'de büyük başarı kazanmış olan "Kelebekler Özgürdür"ün Türkiye'deki ilk gösteriminden (1982/Hadi Çaman & Füsun Önal) 33 yıl sonra geçenlerde yeniden görmüş olmamdı, bu yazıyı tetikleyen! Kadıköy Bahariye Caddesi üzerinde 150 kadar seyirci kapasiteli ve oldukça ferah İtalyan sahneli güzel salonu, şirin fuaye/büfeli pırıl pırıl bir tiyatro kurmuşlar, ana gelir kaynakları seslendirme olan Ak'la Kara'nın idealist (üstelik konservatuar mezunu) tiyatrocu ortakları. Aslında (bilgisayar terimiyle) "hardware" dört-dörtlük – ancak kanaatimce "software" henüz oturmamış! Zira 1952'den bu yana Londra'da 25.000 gösterimi aşmış olan Agatha Christie'nin "Fare Kapanı"nı veya Ali Poyrazoğlu'nun 35 yıl önceki büyük başarısı olan "Çılgınlar Kulübü"nü bu kez "Kuş Kafesi" adıyla yeniden sahneye sürmekle, günümüzün özellikle genç izleyicilerinde tiyatro heyecanı yaratmak, bana pek olası görünmüyor... Hele Woody Allen'in "Tanrı" oyununu vaktiyle Harbiye Şehir Tiyatrosu'nda konuk olarak sahnelemiş Roberto Ciulli'den, dahası "Kelebekler Özgürdür"ü ikinci kez 1998'de Sevinç Erbulak ile özellikle Tolga Çevik'in olağanüstü performansından yaşamış biri olarak, bugünkü cılız yönetim ve çok sıradan oyunculuk karşısında gerçekten üzülüyorum.

Nur içinde yatsın, sevgili Hadi Çaman'ı anmak için bizim yaşımızdakiler "hadi", salt nostaljik nedenlerle "Kelebekler"e gitmiş olsun – peki, 1963 yılında (başroldeki Kirk Douglas'a rağmen!) sadece 63 temsilden sonra Broadway'deki repertuardan kaldırılan Dale Wassermann'ın "Guguk Kuşu"na ne buyurulur?! Tamam, Ken Kesey'in çok satan romanından 1975'de yapılmış olan film, aldığı 5 Oscar ve "En İyi 100 ABD Filmi" listesindeki 33. sıra ile hiç kuşkusuz çok "gişe" yapmış olduğundan, bu başarının gölgesinde Sadri Alışık Tiyatrosu'nun büyük prodüksiyonu belki aynı çizgiyi tutturabilir. Öte yandan, "gişe" ile "iyi tiyatro"nun ne derece örtüşebildiği, her zaman bir soru işareti olmuştur benim için – ve henüz izlememiş olduğum bu yapımda hangisinin başa güreşeceğini bilemiyorum. Umarım, deneyimli yönetmen Şakir Gürzumar ile tiyatro yaşamını 1993'de noktalamış olan Oktay Kaynarca, bu eski oyunun uyarlamasıyla başarılı olurlar...

...zira "tapon" oyunlar bile kuvvetli bir dramaturji, yerinde bir reji ve iyi oyunculuklarla çok da başarılı olabilir: Ülkemizde "Yaşlı Bayanın Ziyareti" ve "Fizikçiler" gibi oyunlarıyla tanınan İsviçreli yazar Friedrich Dürrenmatt'ın en başarısız oyunları arasında bilinen, ilk gösterimi 1959'da yapılıp ardından sahnelerden pek uzak kalan "5.Frank", geçtiğimiz sezonda Brecht'in "Arturo Ui" oyunu ile öne çıkmış Tiyatroadam'ın elinde çok beğenilen bir seyirliğe dönüşmüş. "Özel Bir Bankanın Operası" alt başlığı ile öncelikle ülkesindeki, ardından ise tüm Avrupa'daki özel bankalara acımasız, hatta vahşi bir eleştiri getiren bu müzikal oyun, yakın geçmişte Türkiye'de görülmüş "banka hortumlamaları" nedeniyle bizde özellikle aktüel bir konuya değiniyor! Öte yandan yazar ile 1981 yılında yapılmış bir söyleşide, bu oyunun Prag veya Varşova gibi Demirperde kentlerinde çok daha büyük ilgi görmüş olduğunu belirtiyor kendisi, çünkü "bu ülkelerde bir bankanın öyküsü pek kimseyi ilgilendirmez – orada Politbüro'nun öyküleri çok daha önemlidir." (aktaran: G.Henzel; Spielplan; P.List, 1992, S. 1306) Tiyatroadam'ın kurucularından, bu başarılı kumpanyanın hemen her rolünde emeği geçmiş olan Fatih Koyunoğlu'nun rejisi, oyunu birazcık kabare, hatta bazı yerlerinde "slapstick" türlerine kaydırarak, ona olağanüstü bir devinim kazandırıyor. Bir yandan kara mizah, diğer yandan ölümüne abartı, sahne arkasından uzanan eller ve neredeyse tüm oyuncuların trompet, trombon, gitar, keman gibi çalgıları hiç aksatmadan kullanmaları, "5.Frank"ı sıkılmadan izlettiriyor; kasayı soyma bölümü gibi bazı sahnelerin daha kısa tutulabilmesine karşın... Özetle – "Arturo Ui'nin Önlenebilir Tırmanışı" kadar olmasa da, bu yıl da başarılı bir oyun kotarmış olan Tiyatroadam'ı sezonun "tapon kurtarıcısı" olarak nitelendirebiliriz!..

"Tiyatro...Tiyatro..." Dergisi; Mart 2015

Robert Schild

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim