http://www.aict-iatc.org/

"Combo"dan "Big Band"e...

Fındıklı Craft Tiyatro'nun teras katında aylardır kapalı gişe oynayan "Kalp Düğümü"nü, gecikmiş de olsa, nihayet görebildim! İngiltere'nin önde gelen oyun yazarlarından David Elridge'in ülkenin pek sevilen genç tiyatro/sinema/TV oyuncusu Lisa Dillon'i göz önünde bulundurarak kaleme aldığı ve uyuşturucu belasının gölgesinde oluşan anne/kız ilişkisini irdeleyen bu çarpıcı oyunda, sahnede ilk kez izlediğim Melisa Sözen'in performansı da göz kamaştırıcıydı – hele ilk sıradan, ona neredeyse "dokunma" mesafesinden..! Oyunun diğer öne çıkan bir özelliği ise, sadece birkaç metre karelik sahneyi şekillendiren, Simone Manino / Jesse Gagliardi imzalı son derece işlevsel dekor tasarımıydı.

Aynı şekilde ilk gösterimlerini geçtiğimiz sezonda yapmış ve bu nedenle bir an önce izlenmesini önereceğim oyun, yine İstanbul'un küçük bir tiyatrosunda sahnelenen Özen Yula'nın yazıp yönettiği "Bakarsın Bulutlar Gider" çalışmasıdır. Cihangir Bo Sahne'nin programında şimdilik sadece 3 Ocak akşamı için ilanını gördüğüm bu iki kişilik oyunda , "muhafazakâr" olarak tanımlanan çevrenin birer üyesi olarak izlediğimiz Selen Öztürk ve Kenan Ece, gerilim dolu karşılaşmalarında esrarlı bir geçmişi irdelerken, toplumumuza dayatılmak istenen birtakım ayrışımlara nasıl da göğüs gerilebileceğinin anahtarını sunuyorlar dolaylı olarak... Bir tiyatro yapımını başarılı kılan tüm etmenler, oyunu ateşleyici fikir, metnin kendisi, sunduğu iletiler, yönetim, oyunculuk, sahne, giysi ve ışık tasarımının tümü burada öyle bir ustalıkla kotarılmış ki, son replikler söylendiğinde eleştirmene bu performansı ayakta alkışlamak kalıyor sadece... Bu oyunu kesinlikle kaçırmayınız!..

Craft ve Bo Sahneleri, bu köşemde daha önce de bahsi geçmiş olan Dot Tiyatro gibi, kentimizin "rant düzeyi" yüksek olan semtlerinde konuşlanmış, bilet ederleri göreceli olarak biraz daha yüksek olan mekânlardır. Onların yanında daha alçak gönüllü semtlerde kurulu, kimileri azıcık daha "pürist" takılan küçük sahneler de gittikçe çoğalıyor. Bu konuda iki yıl önce "Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi'nde yayımlanmış, oldukça öznel bakış açılı bir incelemeye ilgi duyanlar, şu link'e bakabilir: http://tiyatroelestirmenleribirligi.org/elestiri-yazilari/375-istertrendyvecoolisterpuristvealcakgonullu

Şurası kesindir ki, bundan daha iki-üç yıl önce Afife Jale Ödülleri seçici kurulları tarafınca 75 kişilik izleyici kapasitesi altında oldukları için değerlendirmelere alınmayan bu sahnelerdir, Türk tiyatrosunun "yeniden doğuşu"nun fitillerini ateşleyen! Her ne kadar bundan sekiz yıl önce Radikal İki'deki "Suratımıza bir tokat ile tiyatromuz kurtulabilir mi?" başlıklı bir yazıma ( http://tiyatroelestirmenleribirligi.org/elestiri-yazilari/148-tiyatromuz-kurtulabilir-mi ) tepki olarak sahnelerimizin bir büyük ustasından aldığım e-mail'de "Türk tiyatrosunun 40 kişilik salonlarla kurtulacağını sanıyorsan, yanılıyorsun!" gibi bir eleştiri gelmişse de, aynı üstad daha geçen sezonun başında bu türden bir küçük sahnenin açılışında, gıpta edilecek derecede idealist tiyatrocu gençleri desteklemek üzere bir performansını sergilemişti!

Efendim, küçük (arzunuza göre "alternatif" de diyebileceğiniz) sahneler, tiyatro geleneğimizi besleyen, dirilten ve bu bağlamda gelişmesini sağlayan birer hücre – daha şairane bir betimleme ile drama sanatını bal olarak tanımlayacaksak, onun üretildiği/yeşerdiği birer petek'dir... Arzumuz ve umudumuz, bu tür toplulukların gittikçe çoğalmasıdır – ve sanat ortamında da süregelen bir çeşit "doğal seleksiyon" sonucu ancak nitelikli yapımlar üretenlerin varlıklarını kanıtlayabileceklerinden hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Çiçeği burnunda küçük tiyatro kumpanyalarının son örneklerinden biri, İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın "Yeni Dalga" kategorisinde destek verdiği Sarı Sandalye topluluğudur. 2014 Tiyatro Festivali'nde ilk gösterimi yapılan "Ücret Artışı Talebinde Bulunmak İçin Servis Şefine Yanaşma Sanatı ve Biçimi" oyunlarını geçenlerde Beyoğlu 8. Kat sahnesinde izlerken, değişik ve hoş bir seyirlik ile karşı karşıya kaldık. Aslında bir çeşit uzunöykü olan bu çarpıcı başlıklı, yazarı Georges Perec'e yaraşır türde her hangi bir noktalama işareti de içermeyen monolog, İsmail Yerguz'un İmge Yayınları'nda çıkmış çevirisinden Sarı Sandalye topluluğu tarafınca sahneye uygulanmış. Genç yaşta yitirdiğimiz Fransız yazar ve dil ustası Perec'in oldukça absürd olan yapıtları arasında küçük bir mücevher gibi parlayan anlatıya hayat veren bu taptaze tiyatro kumpanyası, her açıdan iyi bir iş çıkarmış: Bir yandan ilginç bir edebi kişilik olan George Perec'e dikkat çekiyor, öten yandan bir düzyazının en basit şekliyle sahneye nasıl uyarlanabileceğini gözler önüne seriyor. Uyumsuz (absürd) tiyatronun çağdaş bir yorumunu sergilemek cesaretini gösterirken, hem sürekli olarak yinelenen devinimlerde başarılı, hem de "ekonomik" giysi ve sahne tasarımından ders alınacak küçük örnekler sunuyor. Kaldı ki, bu öyküyü altmışlı yılların sonlarına doğru bir bilgisayar firması ile ilişkileri sonucu tasarlamış olan Perec'in "algoritmik" dürtülerini sahneye taşırken, insanlığın evrensel felsefesinin ana çatısını oluşturan "dualizm" ve "eytişim" (= "diyalektik") öğelerine de devinimleriyle göz kırpıyor, yönetmen Ziya Demirel ve dört kişilik genç oyuncu kadrosu...

İşte, aynen İTÜ kaynaklı Altıdan Sonra veya Boğaziçi Üniversite'de bir araya gelmiş olan BGST üyeleri gibi, Sarı Sandalye'liler de Galatasaray Üniversitesi öğrencilerinin bundan on yıl önce kurulmuş olan tiyatro kulübü GÜTT'de bir araya gelmiş ve sahneye doğru yol almaya başlamışlar. Ne güçlü bir tutkudur tiyatro, ne garip bir çağrı geliyor olmalı ki o sahne ışıklarından, akademik/mesleki öğrenimlerini bir yana bırakıp oraya yönelenler oluyor, tiyatro yaşamının taşıdığı tüm risklerine karşın!..

Öte yandan –bilmem, caz müziğini sever misiniz?– küçük tiyatrolarda izlediklerimizi, bir "combo"nun caz kulübünde çalmasına, cömert sahne tasarımlı "İtalyan sahnesi"nde örneğin Shakespeare oynayan kalabalık kadroları ise "big band"lere benzetirim hep... Ve nasıl ki rivayete göre geniş çaptaki antik tragedyaların kökeni, efsanevi aktör Thespis'in sahne devinimlerinde aranıyorsa, genç kuşaklarımızın ödenekli tiyatrolara karşı (yeniden) duydukları heyecan, belli bir oranda "alternatif" tiyatro oluşumlarının ivmesinden besleniyor kanımca.

Şurası kesindir ki, ödenekli tiyatrolarımız olmadan, klasik oyunları bırakalım, bir Çehov'un, bir Brecht'in bile tam hakkı verilemezdi... Örneğin, İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda iki sezondur gösterimde olan "Üç Kız Kardeş"e dramaturg/yönetmen Melih Korukçu/Mehmet Birkiye'nin getirdiği çok boyutluluk ve derinlik veya Berke/Berktay/Mesci işbirliğinde kotarılmış Heiner Müller'in o görkemli, neredeyse "anıtsal" diyeceğim "Hamlet Makinesi" yorumu – tüm bunları mümkün kılan sahne boyutları ile tasarım imkânları, "Devlet olmadan" olamazdı, İBBŞT'nda zaman zaman izlediğimiz bazı yapımların teknik donanımlaranı da yabana atmaksızın...

Şaka bir yana, bize (deneyimimizin, düşgücümüzün ve olanaklarımızın elverdiği oranda) "görkemli" tiyatroyu tattırmak, yaşatmak ve sevdirmek için kamu ve devlet kuruluşları gerçekten birer "olmazsa olmaz"dır – ve bu sahada, iyi niyetlerinden kuşku duymak istemediğim Kültür Bakanlığı ve Belediyelere daha çok iş düşüyor. Bu bağlamda, ülkemizde sahne sanatlarının gerek küçük, gerekse büyük çapta, bir yandan heyecanını yitirmeyecek izleyiciler, diğer yandan kucaklayıcı kurumlar tarafınca destekleneceği umudunu dile getirerek, barış dolu bir yıl dilerim.

**********

t24.com.tr – 31.12.2014

Robert Schild

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim