http://www.aict-iatc.org/

“DÖRT” KIZ KARDEŞ

Unutmadan - geçtiğimiz sezon İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda başlayıp halen programda olan, Mehmet Birkiye'nin oldukça çizgi dışı rejisiyle Çehov'un "Üç Kız Kardeş"ine henüz gitmemişseniz, gösterimden kalkmadan muhakkak izlemeye çalışın...

Bugünkü konumuz ise, şu sıralarda İkincikat ve YanEtki topluluklarının sergiledikleri biri yerli, diğeri yabancı, ikişer kız kardeşi konu alan "Fü" ve "Romeo'yu Beklerken" oyunlarıdır. Amacımız, ana hatlarıyla karşılaştıracağımız bu iki çağdaş yapıtı da görmenizi önermektir – ardından ise, bir asır önce yazılmış olan Çehov'un oyunu ile de kıyaslarken, yorumlarınız acaba "2 x 2 > 3" mü olacak, yoksa "2 x 2 < 3" mü..?!

Yıllardır ilgiyle izlediğim bu iki bağımsız, "alternatif" kategorisi altında da anılan yenilikçi tiyatroda karşımıza çıkan kardeşler çifti, kendi aralarında da her açıdan apayrıdır – "Fü"deki Füreyya ve Münevver yaşını başını almış; biri gençlik aşkını teptikten sonra hiç evlenmemiş, diğeri kocasından ayrı yaşıyor; biri ömründe hiç çalışmamış, diğeri ona bakan; biri tembel mi tembel, diğeri ilerlemiş yaşına rağmen geç saatlere kadar çalışan; biri deli-dolu ve obur, diğeri ayakları yere basan – "Romeo"daki Talya ve Renin ise daha yirmili yaşlarında; biri romantik düş bulutlarının arasında dolaşırken, diğeri amansız yaşam şartları ile boğuşuyor; aynanın önünden ayrılmayan biri aşırı bakımlı, diğeri için dış görünüm son derece önemsiz; biri "beyaz atlı prensini" bekliyor, diğeri ise tecavüz sonucu taşıdığı çocuğun babası tarafından anında terk edilmiş; biri sürekli evde oturup flört etme rehberlerini okur, diğeri ona dışarıdan yiyecek sağlar... Nereden mi? Evin penceresinden aralıklarla bomba ve patlama sesleri duyulan, adı belirtilmeyen bir ülkede süregelen iç savaşın bütün vahşetiyle yaşandığı kentin halen açık olan dükkânlarından. "Fü"deki kız kardeşlerin dış dünyası ise, Tanrıya şükür, huzur içindeki İstanbul'un Anadolu yakasıdır.

Kız kardeşlerin yaşamına girip oyunun asıl dinamizmini tetikleyen üçüncü kişiler de birbirlerine tamamen zıt yapıdadır – "Fü"de, sürekli evde kalan, hasta(lık hastası mı?) Füreya Hanım'a yârenlik edecek, ev işlerini yapacak kıpır kıpır, tiyatro oyuncu adayı şipşirin bir genç kız – "Romeo"da ise, kardeşlerin evine pencereden giren silahlı bir militan!..

"Fü"nün yazarı, Tiyatro YanEtki'de geçtiğimiz sezonda keyifle izlemiş olduğumuz "Şekersiz"inden daha önce bu oyunu kaleme almış olan, gene YanEtki ve İkincikat'ın bazı yapımlarında sahnede de izlediğimiz Murat Mahmutyazıcıoğlu'dur – "Romeo" ise İngiltere'de tiyatro akademisyeni ve yazarı olarak bir hayli ünlenmiş, daha sonraki bir oyunuyla "Amnesty International Ödülü"nü almış Polonya asıllı Sarah Grochala'nın kaleminden gelme...

"Waiting for Romeo" özgün adıyla 2009 Edinburgh Fringe Festivali'nde büyük beğeni kazanmış, ardından Londra'a sahnelendiğinde ise kimi ılımlı eleştiriler almış oyun, birazcık da "Suratına Tiyatro" türüne göz kırpmak istiyor. Bana en çok Bosna'yı çağrıştıran bir ülkedeki iç savaş sırasında küçük bir apartman dairesine sıkışmış iki kardeşin, dışarıda süregelen ölümcül olaylara gösterdikleri birbirine zıt tepkilerden ziyade, evlerine sığınan militana karşı besledikleri cinsel duyguları işliyor – bu çekici erkek, acaba hangisinin düşlerine daha çok hitap edecek..? Gittikçe artan bir heyecanla izlenebilen takribi bir saatlik bu oyun, her ne kadar "In-Yer-Face Theatre" öncülerinden Sarah Kane'in "Blasted" başyapıtındaki benzer ortamı (dışarıda iç savaş / sahnede bir otel odası) andırabiliyorsa da, burada acaba savaş yergisinden çok, cinselliği öne alan bir acı güldürüyle mi karşı karşıyayız? Oyunun özgün metnini bilmediğimden, bu anlaşılmayan ikilemi, keza oldukça rahatsız eden nice klişelerin dışa vurumunu yazara mı bağlamalı, dramaturjiye mi, yoksa daha önceki oyunlarını çok beğendiğim genç yönetmen Serkan Üstüner'e mi? Aynı topluluk ve yönetmenin imzasıyla arada bir halen gösterimde olan Mark Schultz'un "Kurabiye Ev"i her nasıl bir yandan çarpıcı/absürd oyun, diğer yandan "çağdaş masal" olarak nitelendirilebilirse, "Romeo'yu Beklerken" bir masal bile değil!..

"Fü"ye gelince – izin verirseniz, gene İkincikat'da izlemiş olduğum "Limonata" hakkında, halen gururla yazarı olduğum "Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi'nin Ocak 2012 sayısında yayımlanmış eleştirimden üç cümle aktarmak isterim – zira Sami Marçalı'nın kaleminden olma o oyunu Murat Mahmutyazıcıoğlu yönetmişti: "Devinim ile görselliğe gelince, özellikle aynı mekânda olmak üzere ayrı boyutlarda gelişen koşut sahne uygulamalarını çok başarılı bulduğumu belirtmeliyim ve burada, bildiğim kadarıyla ilk yönetmenlik deneyimine girmiş olan tiyatro oyuncusu Murat Mahmutyazıcıoğlu'nu kutlamak gerekir. 'Karakter etüdü' konusunda da Marçalı'nın başkişilere gerekli 'hayat öpücüğü'nü verdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz (...) Oyunu izlerken, yazar metne acaba 'gerektiğinden fazla' konu/sorun yükledi mi gibi bir tereddüt geçirdim – bilirsiniz ya, zeytinyağlı dolmaları patlatacak derecede pirinç kullanan aşçılar örneği..!" Efendim, bu kez de iki başrolün birini üstlenmiş olan Deniz Türkali'nin yer aldığı "Fü" için aynısının tıpkısını yazabilirim – sadece burada yazar/yönetmen yer değiştirmiş oldu! Acaba kim, kimden daha çok etkilenmiş?!

Oyunculuklara gelince, "Fü"de birer sahne performansı dersi veren Deniz Türkali ile tiyatroda ilk kez izlediğim Serra Yılmaz'a "şapka!" demekten başka bir yorum yapılamaz – ancak onların yanında hiç de gölgede kalmayan, aşırı dışa vurumcu Canan Atalay'a da özellikle dikkat çekmek isterim (geçtiğimiz sezonlarda "Ümit Veren Yetenek" türünden ödüller almış olan bu oyuncumuz, o seçici kurulları ne güzel de haklı çıkarmış!). "Romeo"daki kardeşler olarak İBBŞT ("Zengin Mutfağı")'ndan bildiğimiz Irmak Örnek ve Semaver Kumpanya'dan anımsadığım Akasya Asıltürkmen artık kendilerini ispatlamış ve beklediğimiz başarımları gösteren sanatçılardır; YanEtki'nin diğer oyunlarında coşkuyla alkışladığım Faruk Barman da o "üçüncül" (!) rolünün hakkını verebiliyor...

Sonuç – üzgünüm, ancak bana ne "Fü", ne de "Romeo'yu Beklerken" büyük bir kazanım sağlamadı – ilkinde kimi evrensel konuları işleyen çağdaş bir melodram izleyip bazı yerlerde hüzünlendik, arada bir güzel bir değdirmeye güldük; diğerinde dozajı gittikçe artan bir gerilim ile, nasıl derler, "hoş" vakit geçirdik – ancak o kadar...

Gene de, her daim şapka çıkardığım ve önlerinde içtenlikle eğildiğim yürekli, yenilikçi sahnelerimizin bu sezon oyunlarını izleyiniz derim – ancak Ayşe Lebriz ve Veda Yurtsever gibi ustaların da rol aldığı, yine usta bir yönetmenin elinden gelme DT'ndaki "Üç Kız Kardeş"i de ıskalamadan!

**********

www.t24.com.tr - 3 Aralık 2014

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim