http://www.aict-iatc.org/

Schiller’den “Tatyana”ya, oradan uyarlamalara - ve ustalığa doğru...

Büyük Alman ozanı Friedrich Schiller, 1799 yılında kaleme aldığı ünlü "Çan Şarkısı"nın sonlarına doğru –değerli dostum Hasan Kuruyazıcı'nın çevirisiyle– şöyle diyor: Tehlikelidir, uyandırma aslanı, / Parçalar, dişini geçirirse kaplan, / Ama bunlardan daha korkunç olanı, / Yine insandır gözü dönünce, insan.

Schiller'in Alman özdeyişlerine girmiş olan bu dörtlü bir yana, insanoğlu hiç değişmemiştir, tarih öncesinden başlayıp Shakespeare, Çehov ve çağdaşlarını da geride bırakarak bugüne değin – servete, kudrete, şöhrete veya cinselliğe yönelik olarak içinden fışkıran ve çılgınlığa varabilen hırsıyla...


Dördüne birden...

Nasıl olsa sezonda görürüm düşüncesiyle son İstanbul Tiyatro Festivali'nde izleyemediğim oyunların tadına şimdi peyderpey varıyorum. Bunların arasında, biriken Sanat Topluluğu'nun ilginç Çehov/Suvorin kolajında yukarıda sözünü ettiğim "hırs" öğelerine tek tek, en çarpıcı biçimde rastlıyoruz. Meğerse devrim öncesi Çarlık Rusyası'ndan bugüne hiç ama hiç bir şey değişmemiş. Yeni zenginler, servet avcıları, şöhret delisi medya mensupları, seks tutkunları – kıskançlık, hedonizm ve gösteriş dürtülerinin arasında bocalayan ("pre-modern" mi desek? – ancak bu "moda"lar hiç geçmez ki!) bir toplum – belki de günümüzün tanımıyla "beyaz toplum" tabakası! St.Petersburg-Moskova arası çekişmeler, İstanbul-Ankara tartışmalarına bile koşutluklar gösteriyor; düğünlerde (veya cenazelerde cami avlularında) süregelen dedikodular, laf atmalar da neredeyse aynı gibi...

biriken ekibi, Çehov'un arkadaşı (mıydı acaba?) yayımcı ve tiyatro sahibi Aleksey Suvorin'in tek oyunu, dört perdelik "Tatyana Repina" (1888) ile Çehov'un hemen ardından tepki olarak kaleme alıp Suvorin'e gönderdiği tek perdelik aynı isimli oyununu neredeyse dikişsiz biçimde tek bir metin olarak kısaltıp oyunlaştırmış. Suvorin'in özgün başkişilerinden, sahnede canına kıymış olan ünlü tiyatro divası Tatyana'nın eski sevgilisi Peter ile genç rakibi Maşa'nın kilisedeki düğün törenini konu alan Çehov'un kısacık "devam" oyunu, Rus Edebiyatı uzmanları arasında bitmeyen polemiklere yol açmıştı: Suvorin'de kalmasını rica ettiği, ancak daha sonra ortaya çıkıp toplu yapıtları arasında da basılan Çehov'un bu yapıtı yergi amaçlı bir parodi miydi, yoksa övgü gösterisi olabilecek bir armağan olarak mı görülmeli? Bence hiç fark etmez – asıl önemli olan, bir Türk tiyatro topluluğunun böylesine cesur bir "füzyon" girişiminde bulunmasıdır...

...ve bundan öte, gerek çağının eleştirmenlerine, gerekse Çehov'a göre de pek basit ve "yüzeysel" bulunan Suvorin'deki başkişilerinin "monologlarını" (aktaran: Vera Gottlieb, Chekhov and the Vaudeville: A Study of Chekhov's One-act Plays; Cambridge University Press, 2010; s.135) çok daha canlı kılması, en önemlisi ise art arda, tek tek, sahnedeki cam fanusa girerek kendileriyle hesaplaşmalarıdır, oyunun başına alınan Çehov bölümünün bizi götürdüğü kiliseye göndermede bulunan bir günah çıkarma hücresini andırırcasına...

...kaldı ki, biriken'in bir araya getirdiği başarılı cast'ın arasında öne çıkan Meral Çetinkaya'nın her daim alışık olduğumuz sürükleyici dışa vurumu ile onunla (sadece oyun metninde kalmayarak!) "yarışan" Defne Halman'ın oyun performansı da, bizim "Tatyana"mızı çizgi dışı bir seyirliğe dönüştürüyor...


Cinselliğe...

Gene İKSV Tiyatro Festivali'nde ilk gösterimleri yapılan iki 17. yüzyıl oyununun ilginç uyarlamaları da şu sıralarda gösterimde... Bunlardan Pedro Calderon de la Barca'nın 1629'da kaleme aldığı "İki Kapılı Ev" güldürüsünün program künyesinde "uyarlayan" olarak "EKIP" görünüyor – anlaşılan, V.Havel'in 2011/2012 sezonundaki son derece başarılı Largo Desolato yorumuyla öne çıkmış olan Tiyatro Ekip üyeleri, bu oyunu birlikte tasarlamış. "Keşke bunu biraz daha kısa tutsalardı" diyesim geliyor, bu yapıma övgüler dizenlerin affına sığınarak – zira tulûat uyarlamasıyla aslında güzel bir start alan bu gönül macerası, daha bir saati bulmadan söyleyeceği ve de göstereceği her şeyi sunmuş oldu benim için – ancak oyun neredeyse bir o kadar daha sürdü! Genç oyuncuların çabaları, özellikle Ayşegül Uraz ve Simel Akgündüz'ün performansları ne kadar başarılı olmuşsa olsun, Havel'in oyunuyla dergimizin 2012 Tiyatro Ödülleri'nde "en başarılı yönetmen" olarak nomine etmiş olduğum Cem Uslu'nun buradaki yönetimi, iyi bir zemin hazırlamamış olan dramaturji tarafından hiç desteklenmemiş...


Servete ve kudrete...

Altıdan Sonra ve Pangar tiyatro topluluklarının ortak bir yapımı olan Shakespeare'in başyapıtlarından "Kral Lear" dramını, özgün metninde 3. perdenin sonlarına doğru nedense kayıplara karışan saray soytarısının gözünden izliyoruz, Yiğit Sertdemir'in uyarlayıp yönettiği "Soytarım Lear"da... Bana kalırsa, son derece akılcı bir yönteme başvurdu kendisi, tiyatroya biraz da "eğlenmek" için giden kimi izleyicinin gözünde belki de biraz yavanlaşmaya yüz tutmuş iki bin yıllık "tragedya pastası"nı özel çeşniler içeren bir "soytarı sosu"yla örterek – ve öyle bir soytarıdır ki o, günümüzün kâh muhalif, kâh taraf "entel"lerine kâh sol, kâh sağ gözünü kırpıyor!

"Kral Lear"in onu aşkın değişik başkişilerine bürünen altı genç oyuncunun yanında öne çıkan, soytarı rolünü üstlenmiş 66 yaşındaki Tomris İncer'dir kuşkusuz. Ne var ki kralın büyük kızları (Demet Evgar ve Sezin Akbaşoğulları), Gloucester Kontu (Okan Yalabık), onun oğulları (Berkay Ateş ve Umut Kurt), dahası Kral Lear (Yiğit Sertdemir) bile "soytarıvari" takılıyorlar, Altıdan Sonra ile yıllardır başarılı bir işbirliği sergileyen Canan Seda Balaban'ın çarpıcı maskeleri, makyaj ve kostümleriyle... Öte yandan, her yanı "ustalık" kokan bu oyunu gene de iki saati aşkın bir süre boyunca sıkılmadan izleten şu öğelerin de altını çizmeden alt paragrafa geçmeyelim: Tuluğ Tırpan'ın bu oyuna özgün kıvrak bestelerini, onları başarılı biçimde yorumlayan akordeon ve kontrbas sanatçılarının yanı sıra diğer üflemeli ve vurmalı sazları dönüşümlü olarak icra ede(bile)n oyuncularını ve Senem Oluz'un canlı koreografisini...

(Bu arada, Martı, Per Gynt ve Bernarda Alba'nın Evi gibi çok başarılı klasik oyun yorumlarıyla öne çıkmış olan Tiyatro Oyunbaz'ın bu sezonda sergilediği "Kral Lear"ını daha izleyemediğim için bu sayfalara henüz getiremediğimi belirtmem gerekiyor...)


Ya sevgi..?

"Ustalık"tan söz etmişken, Bo Sahne'de ancak yeni izleyebildiğim Özen Yula'nın "Bakarsın Bulutlar Gider" oyununa da kısaca değinmek isterim... Aslında burada söylenecek pek bir şey kalmıyor – nedeni de şu: Bir tiyatro yapımını başarılı kılan tüm etmenler, oyunu ateşleyici fikir, metnin kendisi, sunduğu iletiler, yönetim, oyunculuk, sahne, giysi ve ışık tasarımının tümü öyle bir ustalıkla kotarılmış ki, sahne ışıkları söndüğünde eleştirmene bu performansı ayakta alkışlamak kalıyor sadece... Üstelik, tiyatro salonundan çıkarken sevgi ve umut öğelerini de beraberimizde getirebildiğimiz için, tiyatronun yüceliğine bir kez daha inanmış oluyoruz!


(“Tiyatro... Tiyatro... Dergisi, Aralık 2014)

Robert Schild 

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim