http://www.aict-iatc.org/

"İRONİK" VE "GOTİK" BİRER OYUNLARIYLA TR WARSZAWA'NIN TR ÇIKARTMASI

Bugün yetmiş yaşında olan her Polonyalı, beş ayrı siyasi döneme tanıklık etmiştir! İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi ordularının amansız kıyımlarına, savaş sonrası gelen Stalinci SSCB rejimine, 1980 yılında başlamış olan "Dayanışma" açılımına – ve nihayet Demirperde'nin yırtılmasının ardından gelen "vahşi" kapitalizm ile ülkenin 2004 yılında üye olduğu Avrupa Birliği'nin getirdiği, küreselleşme ile gelen "güdümlü" olanına...

Hiç kuşku yoktur ki bunca "yenilik", Polonya halkının üzerinde ağır travmalara yol açmış – ve ülke yazınında da izdüşümlerini bırakmıştır. Hele 1980 sonrası kuşağının yazar-çizerleri, son 20-25 yıl içinde başdöndürücü bir hızla gelişen "batılılaşma"yı, kendilerine has dışa vurum yöntemleri ve yeni yeni oluşan yerel dil aracılığıyla çarpıcı yapıtlar vermeye başlamışlardır. Aralarında özellikle cinsellik ve uyuşturucu konularını serbest biçimde işlemekle öne çıkmış olan Dorota Maslowska, daha 18 ve 22 yaşlarında kaleme aldığı iki romanıyla ülkede büyük yankı uyandırmış, kuşaklar arası geniş tartışmalara yol açmıştı. 2009 yılında Berlin'deki Schaubühne am Lehniner Platz'da galası yapılan ikinci oyunu "Ne Yaptıysak Nafile..." ise, Polonya yakın tarihinin yukarıda değindiğim sağlıksız evrimini yenilikçi biçimde irdelemesinden olsa gerek, kendisini ülkesindeki karşıtlarıyla bir nebze "barıştırmış" gibi... 19. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali, bu yıl Onur Ödülü'nü vermeyi yeğlediği genç yönetmen Grzegorz Jarzyna'nın yönettiği bu oyunu Festival'in ilk yabancı katılımı olarak, ardından ise gene aynı yönetmen ve tiyatro (TR Warszawa) topluluğundan "Nosferatu" uyarlamasını izledik.

Hemen baştan belirtmek isterim ki, özellikle Berlin ve Viyana'nın saygın sahnelerinde sergilediği klasik tiyatro yapıtlarının cesur uyarlamalarıyla ünlenmiş Grzegorz Jarzyna'nın bu ustalığını Türk izleyicisine sunmak için en başta "Ne Yaptıysak Nafile", belki de "Nosferatu" da iyi seçilmiş örnekler değildir. Türkiye/Polonya diplomatik ilkişkilerinin 600. Yıldönümü Kutlamaları çerçevesinde o ülkeye has çağdaş bir yapıt aranmış ve Maslowska'nın bu oyunundan başkası bulunmamış olsa gerek – ancak olağan Türk tiyatroseverlerin a) ağırlıklı olarak Polonya toplumuna has ve b) bunca sözel ağırlıklı bir oyunu zor benimseyeceklerini, kaldı ki c) büyük olasılıkla daha önce duymadıkları yazar/yönetmen/yapıt isimlerine bilet fiyatı olarak 150, 120 veya 90 TL ödemeye pek yanaşmayacakları düşünülmeliydi. Nitekim, üç ayrı gösteri yapan "Ne Yaptıysak Nafile"de boş kalan koltuk sayısı az değildi... "Nosferatu"nun ise Londra, Paris veya New York turnelerinde almış olduğu nice olumsuz eleştirilerinden haberleri yok muydu, bu oyunu buraya getirmeyi planlayanların..?

Niye "Ne Yaptıysak Nafile"?

Bu saptamaları yapmadan edemezken, özellikle "Ne Yaptıysak Nafile"yi beğenmediğimi belirtmek istemiyorum... Kendi içinde –ve ülke şartlarına uygun, arada bir diğer coğrafyalar için de geçerli sayılabilecek– başarılı, öne çıkan hiciv/ironizm öğeleriyle zevkle izlenebilecek, zaman zaman uyumsuz tiyatro türüne göz kırpan, ancak yoğun sözelliği (ve üst yazılara yetişme zorunluluğu) ile kimi izleyiciyi yorabilen bir buçuk saatlik bir oyun ile karşı karşıya kaldık. Varşova'da tek odalı eski bir dairede yaşamakta olan üç kuşak kadından oluşan bir ailenin çarpıcı diyalogları ile başlar: Her kapı çaldığında İkinci Dünya Savaşı'nın hortladığını düşünen anneanne, komünist rejimden kapitalist ortama geçişte ayarı bozulmuş anne ve internet kuşağından "Küçük Metal Kız" torundan hiç biri, "İyiyiz Biz Bize" diyemiyor!.. (oyunun özgün adı budur – sahi, Türkçe çevirisinde acaba bu süper-ironik değdirme niye kullanılmadı?) Durum tam tersinedir aslında: "Hiç bir şey benim için değildir!" diye haykırıyorlar, torun sürekli olarak "olmayan" odasına gönderiliyor, anne çöp bidonunda bulduğu "Senin İçin Değil" dergisinden "alamayacağı" ürünlere bakıyor, ziyaretlerine gelen "domuz gibi şişman" komşuları Bozena ile "gidemeyecekleri" tatil belderini gözden geçiriyor vs. vs... Tüm bu acı hiciv tiradlarının arasında uluslararası markaların bir resmi geçidine de tanık oluyoruz, örneğin "Ikea", "Nivea" ve "Knorr" – veya annenin çalıştığı "Tesco" market zinciri ("bizim Kipa"nın yabancı ortağı) gibi... Özetle: İnsani/evrensel değerlerin yerine artık maddi/küresel bellikler gelmiştir – ve oyunun bu (çarpıcı, ancak yeni olmayan) iletisini "homo sapiens" (= akil insan)'ın yerine Erich Fromm'un tanımlamış olduğu "homo consumens" (= tüketen insan)'ın geldiği şekliyle toparlayabiliriz...

Bu üçlü/dörtlü replikler ile beş sahne süregelen ilk perde tamamlandığında, ortaya "daha üst tabakalar"da dolaşan kişiler çıkar: Benzer derecede absürd olan "Atlı Giden At" filminin uçuk yöneticisi, gay (olduğu söylenen) bir oyuncu ve filmi izlemiş olan entelektüel bir kadın ile alımlı bir TV sunucusu... Kadınların tek kişilik daireleri ise birden bir TV stüdyosuna dönüşüyor, onlar da önce oda/stüdyonun dışına, sahnemizin en soluna çekiliyor, ancak ikinci perde ilerledikçe ve üçüncü perdede yeniden kâh bu "şık" insanların arasına karışıyor, kâh sahnenin tamamına hakim oluyorlar... Bu arada, "domuz gibi şişman" komşu Bozena, olağanüstü çekici bir beden ile uzun sarı saçlarıyla sahnede boy göstermeye başlayan Monika'ya dönüşüyor...

(Bu arada –ve "anti"!-parantez olarak– şunu belirtmekte yarar var ki, daha oyun başlamadan sahne arkasında laptop'undan çeşitli komutlar verdiği görülen film yönetmeninin silueti, belki de bizzat oyunun ilk perdesini yönettiğini simgelemekte ve tek odalı dairedeki üç kadın tamamiyle birer hayal ürünüdür! Kaldı ki, oyunun sonunda anneannenin savaşta Varşova'nın bombalanması sırasında öldüğünü, dolayısıyla ne onun, ne kızının ne de torununun var olamadığını öğreniyoruz!!).

Ama gevezeliği bırakıp, kronolojiye dönelim: İkinci perdede boy gösteren, çağdaş Polonya toplumunun bu temsilcileri bana birazcık Yiğit Sertdemir'in yıllar önce izlemiş olduğum "O.(rtak) B.(ölenlerin) E.(n) B.(üyüğü)" oyununu anımsattı (her ikisini görmüş olanlar, bana katılır mı, bilemiyorum..?) – ve onlar aracılığı ile Dorota Maslowska o çok sevdiği postmodern cinsellik ile uyuşturucu (ve bu kez de medya) bağımlılığı konularını ziyadesiyle işleyebiliyor...

Oyuna güzel bir çeşni katmasını bilmiş, "sözü edilen ancak ortada görünmeyen Kel Şarkıcı"yı anımsatan "olmayanlar"a olan göndermelerin dışında en çok hoşuma giden, anneannenin üçüncü perdede kulak verdiği radyo spikerinin şu sözleriydi: "Dünyanın henüz daha Tanrı nizamıyla idare edildiği eski zamanlarda dünyadaki herkes Polonyalıydı (...) Almanı Polonyalı, İsveçlisi Polonyalı, İspanyolu Polonyalı (...) Ama devletimizin iyi zamanları sona erdi. Önce Amerika, Afrika, Asya ve Avustralya elimizden alındı. (...) Lehçenin yerine tuhaf, kimsenin bilmediği ve konuşmayı beceremediği, bir tek bu dilleri sadece biz Polonyalılar bilmeyelim ve anlamayalım ve kendimizi paçavra gibi hissedelim diye konuşan insanların bilip anladıkları yabancı diller resmi olarak geçirildi..." – ve bunun üzerine torunun oyunun (her iki) adını da içeren şu replikleri (de) geliyor: "Polonyalı falan değiliz, sadece Avrupalıyız, normal insanlarız! Bu da benim annem değil, sadece Tesco'dan özel tezgâhtarımız (...) Bu bizim komşumuz değil, sadece özel broşür dağıtıcımız (...) Bu da anneannem falan değil, sadece temizlikçimiz, (...) dosdoğru Ukranya'dan çıkıp geldi. / İyiyiz biz bize. Ne yaptıysak nafile! (...)"

Anladığım kadarıyla oyunun çevirisi (veya izleyicilere dağıtılan metin kitapçığın basılması) biraz aceleye gelmiş; kaldı ki Maslowska'nın Lehçeyi de kendine has biçimde, nice argo sözcükleri de içererek kullanmasıyla, tercüme edilmesi çok zormuş – ve burada Osman Fırat Baş ne kadar özenmiş olsa da, makineli tüfek hızıyla gelen tüm replikleri üst yazılardan okumaya –ve anlamlandırmaya!– yetişmek, olanaksız gibiydi... Bu bağlamda, sahnedeki on oyuncunun devinimlerine ne yazık ki yeterince konsantre olamadık; Magdalena Maciejewska'nın sahne tasarımı ise son derece minimalist olduğundan, onu algılamakta ise her hangi bir sorun yaşanmıyordu!..

Sonuç – önümüzden fırtına gibi geçen, bol koşturmacalı, anladığımız kadarıyla düşündürücü, ancak "olmasza da olurdu" diyeceğimiz bir oyun izledik; sonrasında ise yazarıyla söyleşirken, ülkesinin AB'ne girmiş olmaktan çok memnun kaldığını duymak ise, kimilerimizi bir hayli şaşırttı...

"Nosferatu"ya "No"!

"Ne Yaptıysak Nafile"de sözellik ne kadar öne çıkmışsa, "Nosferatu"da da görselliğe o denli önem veriyor, bu oyunun uyarlayıcısı da olan Grzegorz Jarzyna. Yönetmenliğine gelince, Alman dışavurumcu sinema havasını estirircesine Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'nun bütün sahnesini cömertçe kullanmakla birlikte, gene olduğunca minimalist bir sahne tasarımıyla yetiniyor ve böylece oyuncularına ışık ile görsel efektlerlerden geniş çapta yararlanmasına olanak tanıyor. Sahne devinimlerini önemli ölçüde destekleyen bir diğer öğe de, New York'lu avangard caz müszisyeni John Zorn'un olağanüstü etkileyici besteleridir.

Anlatılan öyküyü biliyoruz – İrlandalı Bram Stoker'in 1897 yılında yarattığı "gotik" roman kahramanı Romanyalı Kont (ve vampir) Dracula'nın veya, telif nedenleriyle "Nosferatu" adıyla 1922'de F.W.Murnau tarafınca kotarılmış filmdeki Kont Orlok'un şatosundaki konukları ile ilişkilerini konu alıyor, Jarzyna'nın çağdaş ortama uyarladığı oyun. Ancak Stoker/Murnau'da kesin hatlarla ayrılmış iyi/kötü özyapılar burada daha "flu" biçimde ortaya çıkarılıyor ki, özellikle kadın başkahraman Lucy'nin daha oyunun başından itibaren belirli gariplikler sergilediği izleyicilerin gözünden kaçmamıştır...

Oyunun bence en önemli özelliği, diyalogların arasına yerleştirilmiş olan oldukça uzun sessizlik nöbetleridir. Bu anların sahnenin üç cephesine yerleştirilmiş kapı/pencerelerden giren ışık huzmeleri, perdelerin uçuşması, efektler ve müzik ile desteklenmesi, oyuna ürpertici bir hava kazandırıyor – keza ilk sahnedeki, birazcık Çehov'vari bir atmosfer yaratan giriş ile kontun katıldığı yemek sahnesi, oyundaki gerilim beklentisini körüklüyor.

Ancak – nafile!.. Grzegorz Jarzyna'nın geliştirmeye çalıştığı insanlık ötesi devinimler ile bilim dünyasının karşılıklı çabalaması, yani Kont Orlok ile ezeli karşıtı, vampir avcısı Prof. Abraham van Helsing arasındaki çatışma, Stoker/Murnau'dan alışık olunan kudretler arası ikilemi yeterli vuruculukta gösteremiyor – "gotik" açıdan tek akılda kalan ve öne çıkan sahne ise, Lucy'nin –bir güveyi andıran beyaz elbisesi ile– eski sevgilisini öldürmesi ve çok çok, oyunun sonunda Orlok'un şafağın ışığına doğru yol alarak kendisine kıymasıdır...

Bu bağlamda, büyük beklentiler ile izlemeye gittiğim 21.Yüzyıl'ın "Nosferatu"su düş kırıklığı yarattı demeden edemiyorum, ne yazık ki... Yönetmen Jarzyna'nın bir söyleşide her ne kadar "izleyicilerin, edinecekleri çağrışımlardan kendi yorumlarını çıkarmalarını arzuladım" demesi, birazcık kolaycılığa kaçmak gibi geldi bana! Kuşkusuz ki en büyük alkış, izlediğimiz diğer TR Warszawa oyundaki gibi sahne ve giysi tasarımını üstlenmiş olan Magdalena Maciejewska ile ışık/gölgelerin mimarı Jacqueline Sobiszewski'ye gitmiştir. Oyuncuların arasında "Lucy" Sandra Korzeniak'ın (acaba niye?) sergilediği çıplaklığının yanı sıra, ruhsal değişimini yeterince ortaya çıkar(a)mamış olması oyunculuk yeteneğiyle mi ilgilidir, yoksa aldığı reji komutlarıyla mı, bunu çözemiyorum... Öte yandan, İstanbul'daki temsillerde Kont Orlok/Dracula rolünün Cezary Kosinski'ye verilmesiyle Nosferatu ile özdeşleşmiş Alman oyuncu Wolfgang Michael'i izleyememiş olmanın üzüntüsünü de yaşadık – ne var ki bazı yaman eleştirmenlerimiz bunun farkında olmayıp, Michael'i öve öve bitiremiyor!!

Yazımızın başında belirtmiş olduğum gibi, keşke Grzegorz Jarzyna'nın büyük başarı ile yönetmiş olduğu "Macbeth" (ki, Shakespeare yılına da uyardı; baş oyuncusu Cezary Kosinski de meğerse müsaitmiş!) veya "Festen" gibi bilinen bir oyunda izleyebilseydik – ancak yetkililerin bir bildikleri vardı muhakkak... Öte yandan, bize çağdaş Polonya Tiyatrosu'ndan iki örnek sunmuş olan İKSV'ye buradan teşekkür etmek ister ve –bu yazı dergiye gönderildikten sonra, ancak baskıya girmeden büyük beğeni ile izlediğim– Schaubühne Berlin ve Propeller Theatre o olağanüstü oyunlarını getirmiş olmalarından dolayı kutlarım.

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi, Haz.-Tem. 2014

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim