http://www.aict-iatc.org/

İkincikat’ta düş kırıklığı: “Küçük” ve “Üst Kattaki Terörist”

Dergimizde bundan birkaç yıl önce genç tiyatrocularımıza ilettiğim bir çağrıyı anımsayarak arşivleri karıştırdığımda, Mart 2010 sayısında yayımlanmış şu paragrafı buldum: "Suratına Tiyatro"yu benimsemiş genç izleyicileri bıktırmadan, çok acil olarak bu türdeki yerli yapımlara gereksinim vardır! Bunlar, siyasi konuları ("açılımlar", ulusalcılık vbg) irdeleyeceği gibi, toplumsal sorunları (töreler, gençlerdeki depolitizayon, sosyete/lümpen kültürü ikilemi/eşleşmesi vbg) da ortaya atabilirler, izleyicilerin "suratına, suratına..."

Ne güzeldir ki "alternatif" adıyla öne çıkmış olan nice yeni topluluk artık ya kendi aralarından çıkmış veya aynı kuşağın yetenekli kalemlerinin oyunlarını art arda sahnelemeye başlamış, böylece (batıda neredeyse "demode" sayılan) In-Yer-Face tiyatrosunun çeviri yapıtlarından bir adım ileriye giderek, kendi ürünlerini vermeye başlamıştır – ancak umudum, bu türün izdüşümünden de gittikçe kurtulmaları yönündedir!... Konuya biraz daha da kurcalayacak olursak, nitelik ve nicelik açısından "kantarın topuzunu" kaçırmaktan da vazgeçseler hele, bunun gibi (kesinlikle "yıkıcı" değil – içtenlikle "yapıcı" olarak gördüğüm) eleştirilere de gerek kalmazdı...

Daha önce birkaç kez, olduğunca nesnel biçimde değinmeye çalıştığım İkincikat Tiyatro'da sezon bitmeden izlediğim iki oyunu örnek göstererek "maruzatlarımı" kısaca sıralamak istiyorum.

Bu çalışkan ve azimli kumpanyanın iki kurucusundan Sami Berat Marçalı'nın yazıp, diğer ortağı Eyüp Emre Uçaray'ın yönettiği "Küçük", iki bölümden oluşuyor. İlkinde toy (olarak görünen) bir delikanlının, babasının aynı amaçla tuttuğu daireye çağırdığı bir fahişe ile yakınlaşma çabalarını, bitmek bilmeyen sekanslar boyunca izliyoruz. Hemen şunu belirtmem gerekir ki, bu sezon boyunca İDT'nda Mehmet Birkiye'nin olağanüstü yönetiminde "Üç Kızkardeş"in Maşa'sı olarak izlediğimiz Veda Yurtsever İpek, oyunun kesinlikle en başarılı performansını sergilerken, nedense hep benzer rollere özendirilen Barış Gönenen'i artık başka özyapılarda görmek isteriz! Her neyse – oyunun belki 2/3 süresini oluşturan ikinci bölümüne geçecek olursak, "toy" gencin ansızın kapıda beliren üç "şeytani" arkadaşı, beraberlerinde getirdikleri çeşitli kesici/delici aletlerle hayat kadınına maddi/manevi işkenceye kalkışmaya başlıyor!

Tamam, oyunda "gençlerde artan şiddet" olgusu işlenmekte – ancak, "eee?!" diyesim geliyor... Bu dört genci böylesi korkunç bir eyleme itmiş olan deneyimleri, sorunları, kâbusları nelerdir acaba? Bunları izleyicilerle inandırıcı biçimde niye paylaşmıyor oyunun yazarı? "Küçük"ün bana anımsattığı Suratına Titaro'nun öncülerinden, İkincikat'ın da severek izlediği Philip Ridley'in "Kürklü Merkür" oyunundaki işkenceci çocukların dile getirdiği en azından şu kâbusvari türden açıklamalara benzerlerini bekledim oyun boyunca: "... Çıkmaz sokağa doğru gidiyorum. Bir at. Hayır, zebra bu. Nasıl gelmiş buraya? Küçük çocuklar kovalaya kovalaya köşeye sıkıştırıp bıçaklıyorlar hayvanı... Her yeri alev almış. Ben diğer tarafa koşuyorum... Zar zor ayakta duruyor, sendeliyorum. Her şey puslu, dönüyor..." (2007/2008 – dot – çev.: Cem Kurtuluş). Kısacası, bize bir saati aşkın bir süre boyunca izletilen bu eylemin "background"u nerede?

"İyi" tiyatroda şahsen şu üç etmeni ararım: İleti, karakter etüdü ve görsellik. Ne yazık ki, bu oyunun neyi anlatmak istediğini (an azından ben!) anlamadım; tek ele-avuca sığan özyapı, hayat kadınınkiydi – görsellik ise (gene fahişenin düzgün fiziğiyle!) o korkunç kesici aletler, kişiliksiz/kararsız dört genç ve kan...

"Şiddet"e gelince... Son birkaç yıldır bu konuya odaklanmış, çoğu küçük tiyatrolarda nice oyunlar izledik – ve aralarında en başarılı olanlar, şiddet eylemini sahneye taşımadan onunla hesaplaşanlardı. Yukarıda değindiğim "Kürklü Merkür"ün yanı sıra bu konuda ilk aklıma gelenler, gene dot'da izlediğimiz (ve eleştiri yazımda "Şiddetin izdüşümünde..." olarak adlandırdığım) Dennis Kelly'nin "Öksüzleri" veya bu sezonun en başarılı oyunları arasına girmiş olan "Savaş"tır... Önemli olan, kavga, işkence ve kan gibi esef verici, kışkırtıcı (mazallah: "iştah açıcı") öğeler mi – yoksa onların gölgesindeki manevi yıkım mı?!

Bu bağlamda –ve inanın, gerçekten üzülerek söylüyorum, ancak birilerinin söylemesi/yazması gerekir bence– "Küçük", yılın kötü oyunlarındandır... Metni kötü, kurgusu kötü, yönetimi kötü; oyunculukları dahi iyi değil... Reji hakkındaki yorumum ile ilgili iki-üç olguya kısaca değinmek gerekirse, yönetmen her ne kadar yatağa kenetlenmiş "kurban" fahişe ile "işkenceci" gençlerin her birine ayrı ayrı "karşılaşma sahneleri" düzenlemişse de, sahneler arası geçişler başarılı değil, örneğin gençlerin arabalarından "aletleri" getirmeleri dahi 10-15 dakika sürüyor – testere, bahçe makası, şiş ve benzerlerini acaba hırdavatçıdan satın almaya mı gitmişler?! Bu işkence aletlerinin türü bile korkutucu olmaktan çok, gülünç kaçıyor..! Sonlara doğru oluşan kanlı sahne, amatörlüğe kaçacak derecede yersiz – sahi, "toy" delikanlı istifra ettiğinde, kusmuğu niye görünmüyor, oyunun "suratına"lığına uygun olarak?!? Yüzümüze vurulan gereksiz "doğrudan"lığı gösteren diğer bir ayrıntı, oyunun hemen başlarında fahişenin söz ettiği – ve izleyiciye bu yoldan bir çeşit "anahtar" vermeye çalışan, talihsiz Münevver Karabulut cinayetine göndermedir...

Olmadı, genç kardeşlerim... Oyun yazmanın "niceliği", ne yazıktır ki "niteliğine" hiç ama hiç katkıda bulunmuyor – bir arkadaşımın yıllar önce pop müzik konusunda getirmiş olduğu "Kleenex şarkılar" tanımını çağrıştırırcasına...

İkincikat Tiyatro'dan izlediğim ve burada kısaca irdelemek istediğim ikinci örnek, Emrah Serbes'in "Erken Kaybedenler" öykü kitabından "Üst Kattaki Terörist"in, bu kez Sami Marçalı'nın uyarlayıp yönettiği, dört kişilik oyunuydu. Aklıma hemen şu soru takıldı: Özgün öyküde Kürtlüğüne dair hiçbir özelliğini/göndermeyi anımsamadığım üst kattaki genç burada neden bizzat Kürt olarak gösterilip, yukarıda da kendimce eleştirdiğim gereksiz "doğrudanlık" hatasına düşülüyor? Ulusalcı dogmaların içinde bocalayan 12 yaşındaki çocuğa oranla daha da çok "öteki"leşmesi için mi? Öykünün kimi okurları tarafınca ironik biçemde betimlendiği görülen Nurettin, izleyicilerin karşısına çıktığında bunca klişenin içinde yüzerken, iyi ki boğulmuyor! İşte, yazının başında sözünü ettiğim "kantarın topuzu" burada... Yazar/yönetmen bu klişelerin tuzağına acaba bilinçsizce mi düşmüş – yoksa bu bezdirici olguyu küçük Denizhan Akbaba'nın performansına mı borçluyuz?!

Çocuk oyuncuları belirli bir role, dahası başrolü oynamaya hazırlamak, hiç kuşkusuz tiyatro yönetmenliğinin en zor yanıdır. Sami Marçalı burada elinden gelenini yapmış, ancak gene de –ve "gaddar" olarak lanetlenme çekincesine karşın belirtmem gerekiyor– başarıya tam olarak ulaşamamış gibi... Denizhan kardeşimiz tüm oyun boyuca olağanüstü bir devingenlik göstermekle birlikte, hareketlerinin çoğu "köşeli", büyük bir bölümü ise fazlasıyla "ezbercilik"/"göstermecilik" kokarken yapaylıktan kurtulamıyor.

Oyunun en başarılı sekansı, yavaş çekim havası veren YÖK'e karşı gösteri bölümüdür; "terörist" ile çocuğun veda sahnesinde de yönetmen duygu düzemini "damardan" vermekle alkış alıyor – ona karşılık pasta üfleme bölümünde gerektiğinden fazla melodrama kaçmış gibi... Öte yandan, özellikle bu sahnede doruğa ulaşan anne rolündeki Banu Çiçek Barutçugil, abartısız Karadeniz şivesi kullanımıyla da, oyunun en başarılı sanatçısı olma niteliğini kazanıyor benim için. "Terörist" komşuyu canlandıran Bedir Bedir de son derece rahat ve doğal oyunuyla göz dolduruyor, sevgilisi rolündeki Gözde Kocaoğlu düzgün bir sıradanlığı aşamazken...

Özetle – Kürt olmayan kahramanını bu konuma sokmakta direnmesine karşın "Üst Kattaki Terörist", şiddeti gözümüzün içine sokmakla sınıfta kalmış "Küçük"den bir-iki gömlek üstte yer almakla daha rahat izlenebiliyor, tiyatro yapmanın en büyük risklerinden olan "klişe tuzağı"na düşmüş olsa da...

*****

Not: Bu yıl da tiyatro ödülleri ve özellikle bu konuda çalışma yapan bazı kurumlar hakkında basın ile tiyatro çevrelerinde çeşitli tartışma ve polemiklerin yaşandığını gördük... Yöneltilen eleştirilerin temelinde bulunabilecek kimi kişisel kaygılarla olası dürtüleri kenara bırakarak, bazı seçici kurullarda tiyatrolarda halen aktif olarak yer alan oyuncu, yönetmen ve dramaturgların bulunmasının yarışma etiğine kesinlikle uymadığı, tartışmaya gerek duyulmayacak derecede açıktır! Hele bazı kurullarda üye sayısının yarısından fazlasını oluşturan bu profesyonel sanatçılar, her ne kadar bizzat katıldıkları oyunlar için oy vermeseler dahi, dostluklar ve etkileşimlerin bu meclislerdeki tarafsızlığa gölge düşürebileceği çekincesini akla getirmez mi? Bu şartlar altında ödül dağıtan kurumların duyurduğu sonuçları, salt bu gayrı etik çerçeve nedeniyle onaylamak mümkün değildir.

Tiyatro... Tiyatro... Dergisi, Mayıs 2014

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim