http://www.aict-iatc.org/

"Müzikaller'den bir yar gelir bizlere..." (2)

Bu tanıma uyanlar ve uymayanların kısa bir resmi geçidi...

Geçtiğimiz ay bu konuda yayımlanan ilk yazımızda "müzikal" türünü tanımlamaya çalışırken, onu müzikal komedi veya revülerden ayıran en belirgin farkların, kendi içinde dramatik bir öykü ile tercihan (tiyatro geleneğine uygun olarak) bir ileti taşıması, ayrıca şarkı ve konuşma/diyalogların eş değerde olduğunu belirtmiştik. Bundan öte, oyundaki metin ("libretto"), şarkı sözleri, müzik ve dansın birbirlerine sımsıkı bağlı bir çeşit "paket" oluşturmasından, çoğu kez 1.5-2 saat süren bu "paket"in açılması ve peyderpey öne çıkan 5-6 şarkının genellikle 3-4 ana karakter ile özdeşleşmesiyle oyun geliştikçe, bu melodilerin zaman zaman değişik düzenlemelerle yeniden karşımıza çıkması özelliğinden söz ettik... Keza, müzikalleri konuları açısından "kitap", beste türüne göre "rock" veya antoloji oluşturma gayretlerine göre "şarkı listesi müzikalleri" olarak da sınıflanabildiğine değindik.

Acaba son aylarda izlediğimiz, kendilerine "müzikal" türünü yakıştıran "Akdeniz", "Bana Esme'yi Anlat", "Huysuz", "Kafkas Tebeşir Dairesi", "Kızılırmak", "Lysistrata", "Seni Seviyorum..." ve "Taksim Meydanı" oyunları, yukarıda kısaca değindiğimiz tanımlamaya ne denli uymakta ve/veya işaret ettiğimiz müzikal sınıflandırmanın her hangi birine girebiliyor mu?

Bugüne dek çok başarılı oyunlarını izlediğimiz, dergimizin nice ödül kategorisine bizzat aday gösterdiğim Tiyatro Pera, bu sezonda sergilediği "Akdeniz (Müzikal)" ile parantez içindeki tanımlamayı yanlış koymuş. Sanat yönetmenleri, değerli tiyatrocumuz Nesrin Kazankaya oyunun tanıtım kitapçığında "Müzik, Tiyatro Pera yapımlarının vazgeçilmez bir parçası" derken, "Dobrinja'da Düğün" başyapıtlarındaki o güzelim Bosna ezgilerini çağrıştırdı bende – ancak "Şimdi kendi özgün müzikal stilimizi arıyoruz ve önermeler yapıyoruz" saptamasıyla, hele "Akdeniz"in alt başlığı ile bir kavram yanılgısına düşüyor... Başarılı bir orkestra performansı ve olduğunca güçlü sesler sergileyen Tiyatro Pera'nın genç ekibi, sanki bir "mezuniyet gösterisi" sunuyor: Art arda söylenen nice bilinen halk şarkıları ve sevilen chanson'lar, kimi politik göndermeler içeren küçük skeçler ve dans sekansları eşliğinde hoş bir seyirlik olabilir – ancak ne bir "öykü", ne de bir "paket" var karşımızda! Kaldı ki, bu şarkı seçkisi sanırım popülariteye (ve de gişeye!) ısrarla göz kırptığından, Portekiz gibi "Akdenizli" olmayan bir ülkeyi içerirken Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz müzik dağarını acaba hangi nedenle yok saymayı yeğlemiş?

Gene ilk kurulduğu yıllarda çoğu oyunlarını ayakta alkışladığımız Tiyatro Kedi'nin, "müzikal" türüne geçmesinin ardından çıtayı gittikçe düşürdüğünü üzülerek görüyordum. Bunun son örneği –nedense döneminin başarılı Alman yazarı Ludwig Fulda'nın 1892'da (?!) yazdığı "Yitirilmiş Cennet" oyunundan esinlenmiş– "Bana Esme'yi Anlat" oyunudur... Kanımca başta İlhan Şeşen'in popüler şarkılarını sahneye taşıma görevini yerine getiren bu "şarkı listesi müzikali", Tiyatro Kedi'nin nitelikli tiyatrodan gittikçe uzaklaştığına dair üzücü bir belirtidir – ne olur yapmayın, sevgili Hakan Altıner dostum..!

Sadri Alışık Tiyatrosu'nun sezonun başından bu yana sergilediği Bertolt Brecht'in en önemli oyunları arasında sayılan "Kafkas Tebeşir Dairesi"nin kimi söyleşilerde "müzikal", ancak tüm ilanlarında "müzikal oyun" olarak adlandırılmasının ne derece yanlış olduğunu dergimizde iki ayrı yazıda dile getirdiğimiz için bu konuyu yeniden irdelemenin tekrardan ibaret olacağını belirtmekle yetinelim. Öte yandan, bu oyun için sanırım dünyanın hiç bir erkin ülkesinde görülmemiş "müzikal oyun" alt başlığının bir an önce kaldırılma çağrısını yinelemekte yarar olsa gerek...

Aristophanes'in ölümsüz klasiği "Lysistrata", bu sezonda İBB Şehir Tiyatroları tarafından müzik ağırlıklı, sazlı/sözlü bir oyun olarak sahneleniyor. Başlığında nedense "Kadınlar Savaşırsa" (onlar savaşmıyor ki – savaşa karşı çıkmak üzere eşlerine karşı cinsel ilişki boykotu sürdürüyorlar!!) eklemesini kullanırken, bu kez "müzikal oyun" gibi bir alt başlık seçmemiş – ancak böylece (acı olan) gerçeği de gizlemiş oluyor aslında! İşte bu bağlamda, dünya yazın tarihinin başyapıtlarından, tiyatro dağarının ilk komedyaları arasına girmiş olan bu önemli yapıtı müzik ile bozmayı yeğlemiş, İstanbul Şehir Tiyatroları... Gerektiğinden çok uzatılmış oyun süresi boyunca sayısını anımsayamadığım kadar değişik sazlı / gereksiz sözlü şarkılar serpiştirilmiş. Besteci Mertol Şalt, izleyicilere sanki değişik müzik türlerinden geniş bir yelpaze sunma çabasındaymış gibi geldi bana. Salima Sökmen'in imzasını taşıyan bazı dans sekansları başarılı olmakla birlikte, onlar da gerektiğinden çok fazla/uzun tutulmuş. Sonuçta, bu anlamlı komedi müzik ve dansın içinde boğulmuş; bunca emeğe, Canan Göknil'in başarılı kostüm tasarımlarına, oyunun bir an önce sonuçlanmasını sabırsızlıkla bekleyen izleyicilere gerçekten yazık oluyor...

"Lysistrata" ne denli uzun soluklu olmuşsa, İstanbul Devlet Tiyatroları'nın yeni yapımı "Kızılırmak" da o kadar kısa tutulmuş. Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, yazarı Tuncer Cücenoğlu oyunu program kitapçığında bizzat "müzikli oyun" olarak adlandırıyorsa da, Dr. Hülya Nutku "Masalsı Bir Müzikal" başlığını kullanmaktadır ki, bana göre bu tanım daha doğrudur: Her şeyden önce, karşımızda eski bir yerel halk söylencesi vardır, tüm folklorik ve dramatik öğeleriyle. Şarkı sözleri, melodiler, yarı şeffaf perdenin arkasındaki beş müzisyenin yerel aletlerle sunduğu Orhan Şallılel'in oyuna özgü başarılı besteleri ve yirmiyi aşkın dansçının, Alpaslan Karaduman'ın kotardığı nefes kesici dans sekansları, yazımızın başında değindiğimiz "paket" olgusunu dört dörtlük biçimde toparlamasını bilmiş. En önemlisi ise, bu öykünün izleyicilerine sunduğu sosyal içerikli ve hiç bir zaman geçerliliğini yitirmeyecek sarsıcı iletisidir! Kısaca değinmeye çalıştığımız tüm bu etmenlerin üstünde yer alan ise, kanımca en öne çıkabilmiş "Karakoyun" rolündeki bayan sanatçı, çoban köpeklerini büyük bir yetenek ile canlandıran iki dansçı ve başrol oyuncuları dahil tüm ekibin başarımlarıdır. Ulusalcılıktan ve olası bir "körler ülkesinde tek gözlü" edebiyatından kesinlikle uzak kalmış olmak güvencesiyle, bu alçak gönüllü yapımın son derece başarılı bir "ev yapımı müzikal" olduğunu içtenlikle söyleyebilirim...

Diğer bir "ev yapımı" da Talimhane Tiyatrosu'nun "Taksim Meydanı – Müzikal"idir. Gezi olaylarının hemen ardından kolları sıvamış olsa gerek, Mehmet Ergen – ve de, Kültür Bakanlığı yardımının kesilmesini göze alarak, büyük bir cesaret ile bu direnişi değişik açılardan bir "müzikal" alt başlığı ile sahneye getirmeyi başarmış. "Başarı"dan söz ediyorum – zira bu yapım yukarıda sıraladığımız öğelerin hemen tümüne uymaktadır, özellikle sahnelenen kısa sekansların, bir mozaik örneği, birbirlerini tamamlayarak iletilerini apaçık biçimde dışa vurdukları için... "Gezi" ve "Taksim" kavramları bağlamında direnişte bulunmuş öğrenci, emekçi, gazeteci, hekim, "kalbur üstü" ve diğer halk kesimi ile onlara karşı çıkma durumunda kalan güvenlik kuvvetleri arasında gelişen olayları art arda, kısmen birbirlerine bağlı olarak sahneleyen on genç oyuncunun performansları da son derece düzgün... Ne var ki piyano eşliğinde sunulan şarkılarda koro öğesine daha çok önem verilmeliydi, oyuncuların sesleri daha da gür olarak yankılanmalıydı, oyunun "müzikal"itesini tam anlamıyla ortaya çıkarabilmek için! Aralarında önemli isimlerin de bulunbuğu besteci ve söz yazarlarının şarkı ve metinlerini derleyip oyunun ana metniyle diğer bazı şarkı sözlerini yazarak devinimlerin akışını koordine etmiş üretken yönetmenimiz Mehmet Ergen'in yürekliliği ve başarısı ise, bilemiyorum sezon boyunca basın ve izleyicilerce yeterince değerlendirilip alkışlandı mı..?

Gene Talimhane Tiyatrosu'nun bir yapımı olup Ergen'in, bu kez Lerzan Pamir'in yönetiminde sahneye taşıdığı "Seni Seviyorum, Mükemmelsin, Şimdi Değiş", off-Broadway'de 1996-2008 yılları arasında 5000 kez perde kaldırmış olan bir müzikal komedinin ülkemize uyarlanmış şeklidir. Ne var ki, bu formata uygun biçimde sahnelenip profesyonelce kotarılmış bu "dürüst" yapımın bazı skeçleri yerel yaşam tarzımız ile örtüşmeyip zaman zaman mizah anlayışımıza da tam olarak uymadığından, oyundan çıkartılabilirdi. Üçte biri kadarı ise aynı anda eleştirel, düşündürücü ve güldürü öğesi kıvamında olup, zevkle izlenebiliyor – ancak hemen sorgulanacak olan, müziğin burada gerçekten ne derece gerekli olduğudur, her ne kadar bazı skeçlerde piyanist eşliğinde söylenen, Orta Avrupa ekolü kabare "couplet"lerine göz kırpan şarkılarla oyuncu ile izleyici arasında zaman zaman köprüler kurulabiliyorsa da...

"Taksim Meydanı" ve "Seni Seviyorum..."daki skeçlerde dönüşümlü olarak rol alan 10-12 genç oyuncuyu izledikten sonra, Türkiye müzikal sahneleri için yetenekli oyuncuların yetişmesine önayak olan Mehmet Ergen'i kutluyor, bu oluşuma zevkli bir ortam sağlayan Talimhane Tiyatrosu'nun kesinlikle desteklenmesi gerektiğini buradan yinelemek istiyoruz.

Bu mini yazı dizisinde değineceğimiz son oyun, Engin Alkan'ın yazıdığı, yönettiği ve başrolünü üstlendiği "Huysuz" müzikalidir.

İBB Şehir Tiyatroları'nda son yıllarda "İstanbul Efendisi", "Şark Dişçisi" ve "Vişne Bahçesi"ni, kimi özel sahnelerde de yönettiği bazı farklı oyunlarını izlediğimiz Alkan, tabiri caizse, bir "all-round talent"dir – yani çok değişik yetenkli biri... Aslen oyuncu, ancak son yıllarda yönetmen olarak, ardından ise oyun ve şarkı sözü yazarı, dahası oyun şarkıları bestecisi olarak da karşımıza çıkmış olup bunların çoğunda da başarılı olmuştur. Öğrendiğim kadarıyla Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu, Engin Alkan'dan büyük bir halk tiyatrosu yapımı ısmarlamış ve onun üzerine "Huysuz"u oluşturan Molière kolajı doğmuş...

Dünya komedi sanatının bu en önemli isminin dört ayrı oyunu ile Teodor Kasap'ın bir Molière uyarlamasını harmanlayıp başrolü üstlenen Alkan, "Hastalık Hastası" ile "Cimri"nin bir bileşimini canlandırırken, bu "oyun içinde oyun" uygulamasında kendi kızının "Zoraki Evlenme"sini tasarlıyor, öte yandan karısı tarafından aldatılarak "Georges Dandin"e de göz kırpıyor! Ancak burada önemli olan, konu değildir – her ne kadar "kendi içinde dramatik öykü"ler ve nice "ileti"ler yumağı var ise de, şarkı sözleri, müzik ve dansın birbirlerine sımsıkı bağlı biçimde "paketi" oluştursalar da, yani "damardan bir müzikal" ile karşı karşıya kalmış olsak da! – bu soruyu geçtik; burada asıl alkışlanacak olan, bunca ustalıklı biçimde tiyatro yapabilmesidir!! Alkan ve ekibi, salt "müzikal" olgusunu kat kat katlamasını bilmiş – ve sahnede görünen yedi oyuncunun peyderpey son derce ustalıklı müzikal solo performanslar vermeleri, "işin cabası" oluyor adeta! Bu arada özgün bir Yunus Emre şiiri bestesi veya güncel olaylara laf atılması gibi süslemeler, üç saat süren "Huysuz"un sıkılmadan izlenilmesini sağlayabiliyor. Akıcılığın diğer nedenleri arasında Cem Yılmazer'in sahne ve ışık ile Tomris Kuzu'nun zevkli giysi tasarımları, Senem Uluz'un başarılı koreografisiyle tabii ki Selim Atakan'ın kulağı okşayan bestelerini de anmamız gerekiyor kuşkusuz...

Acaba "her müzikal nabza şerbet veren" bu oyunu izledikten sonra, sahnelerimizde türünde daha da iyileri için başka arayışlara girişilmeli mi? Gene aynı yönetmenin, bu kez ABD'li Carson McCullers'in "Ballad of the Sad Cafe"sini "Küskün Müzikal" olarak sahnelenişini izleyemedim ve dolayısıyla bir karşılaştırma yapamıyorum – öte yandan "Huysuz"un (yıllar önce Londra'da izleyip yarısında çıktığım) "Cats"den k-e-s-i-n-l-i-k-l-e üstün olduğunu iddia ediyorum buradan...

Bakalım, 22 Nisan'da Zorlu'da başlayacak olan "Notre Dame de Paris"i nasıl bulacağız..?

**********

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi, Nisan 2014

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim