http://www.aict-iatc.org/

"Brecht rüzgârları" nerelerden esiyor?

Sezonun hemen başlarında art arda gösterime giren iki önemli Bertolt Brecht oyununu, İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun programında "Mutlu Son"un muştulanması, Ankara Tiyatro 1112'den gelen "III. Reich'ın Korku ve Sefaleti" haberi – 2013 veya 2014 bir "Brecht Yılı" mı acaba? Yazarın doğum/ölüm yıllarına baktığımızda, hayır – ama ne fark eder ki; aslına bakarsanız, her tiyatro sezonunda en az birer Brecht ve Shakespeare oyunu olmalı bence – bu dev isimlerin yapıtlarından edineceğimiz kazanımların zenginiğiyle...

Brecht'in yirmiye varan uzun oyunlarının yarısı kadarı sahnelerimizin sürekli dağarında bulunuyor ve kâh ödenekli, kâh Dostlar Tiyatrosu gibi köklü tiyatrolarının birer armağanı olarak belirli aralıklarla karşımıza gelir... Bunların dışında özellikle yeni yönetmenlerin denemeleri, Türk tiyatro yaşamında taze birer rüzgâr estiriyor kuşkusuz – ve bu rüzgârların "nerelerden estiğini" kişisel beklentiler ve beğeniler belirleyecektir elbet...

Brecht'i yorumlamanın bin bir türü vardır – örneğin, bu konudaki üstadlarımızdan Yalçın Erten'in (1999/2000 sezonunda İDT'nda) Arturo'yu simgesel Hitler bıyığı ile karşımıza çıkarması ve nedense "Üç Kuruşluk Opera"nın artık herkese malolmuş "Mackie Messer" ezgisini bu oyunun birkaç bölümünde geçiş müziği biçiminde sunmasıyla, kanımca "şaraba su katmış" olması gibi... Genco Erkal'in, bu büyük halk savaşçısının emekçiler başta olmak üzere, toplumun bireylerine verdiği öneminin altını çizmesi gibi... Veya, "Arturo Ui'nin Önlenebilir Tırmanışı"nı bu yıl Tiyatroadam topluluğu ile kotarmış olan Ümit Aydoğdu'nun son derece soyut, epik tiyatro türüne ve yabancılaştırma etmenine yetkin bir selam çakarak yönetmesi gibi... Yoksa, acaba Sadri Alışık Tiyatrosu'nda şu sıralarda izlenebilen "Kafkas Tebeşir Dairesi"ni danslar eşliğinde yorumlayan Barış Erdenk'in elinden gelme "Müzikli Oyun"dan mı yana olacak İstanbullu tiyatroseverler..?

*****

Her şeyden önce şunu bilmemiz gerekir ki, her iki oyun birer "mesel" üzerine kuruludur. Sözlüklere bakıldığında, "terbiye ve ahlâk için yararlı hikâye" veya "eğitici öykü" anlamına gelen "mesel" yöntemi, Brecht'in –Çin yazınına duyduğu büyük yakınlıktan olsa gerek– sık sık başvurduğu bir uygulamadır – kaldı ki, "Arturo Ui"nin alt başlığını da doğrudan "Parabelstück" ("mesel oyunu") olarak koymuş. Bu bağlamda Prof. Emre Kongar'a söz verecek olursak, hocamız "Kültür Üzerine" başlıklı denemeler seçkisinde bakınız ne diyor: "İzleyicilere saygılı bir yazardır Brecht (...) Enfes bir anlatımla olayı aktarmakla yetinir. (ve özellikle "Ui"ya değinerek) 'Önlenebilirliğin' hangi noktada olduğunu yakalanmasını izleyiciye bırakır..." (Remzi Y., 1997, s.168).

İşte, doktora tezini "Arturo Ui'nin Önlenebilir Tırmanışı"nın sahnelenmesi üzerine yazmış (olduğunu, oyunu izledikten sonra öğrendiğim) Ümit Aydoğdu'nun yönetimi, Kongar'ın tanımlamasına tıpatıp uymakta: Emanuele Giri (=Hermann Göring), Guiseppe Givola (=Josef Goebbels) ve Ernesto Roma (=Ernst Röhm) isimleri oyunda anılmakla birlikte, son derece soyut biçimde gelişen oyunda bu benzerliklere pek önem verilmiyor; oyunun önemli başkişilerinden Belediye Başkanı Dogsborough (=Almanya Cumhurbaşkanı Hindenburg) ve Ignatius Dollfeet (=Avusturya Şansölyesi Engelbert Dollfuss) bile ancak 1930'lar Almanya tarihini bilenlerce "fark" ediliyor – ve bunun nedeni de, bu tür olayların sadece Nazi dönemi öncesi ve bu yönetimin ilk yıllarında değil, her diktatörlüğün doğması ve yeşermesi sırasında benzer biçimde geliştiğinin gösterilme çabasıdır... Gene Kongar'dan "Brecht, insanoğlunun ve toplumun o denli evrensel özelliklerini yakalamıştır ki, ortaya çıkan yapıt, zamandan ve mekândan arınmış bir nitelik taşır. Kendi zamanını ve mekânını aşar, klasikleşir" – veya, bizzat oyunun hemen girişinden: "Kişilerin yoktur bir önemi / Çerçevelerdir var eden o dönemi."

Yönetmen Aydoğdu ve Tiyatroadam'ın, isimlerini burada tek tek zikredemeyeceğim o olağanüstü yetenekli, oyundaki otuzu aşın rolü üstlenen sekiz oyuncusu ile müziğine imza atmış Oktay Köseoğlu, sahne/giysi tasarımını üstlenmiş Barış Dinçel ve ışık tasarımını yapmış Yüksel Aymaz üstadların kotardıkları bu son derece başarılı yapımda gözüme çarpan şu dört ayrıcalığa da kısaca – ve zevkle / çağdaş Türk Tiyatrosu adına gururla – değinmek istiyorum:

a) Arturo Ui'nin çizgili ceketini art arda giyip, onu sekiz ayrı sahnede canlandıran topluluğun kızlı/erkekli sekiz oyuncusu, Ahmet Cemal'in aktardığı ("Oynamak Varken"; Can Y., 2002, s.85), Brecht'in "...büyük siyasi suçluları gülünç kılmayı, böylece de suçlulara duyulan tehlikeyi, saygıyı yıkmayı..." amacını, Tiyatroadam'ın daha önceki oyunlarında tanık olduğumuz alçak gönüllü, ancak son derece başarılı sahne devinimleriyle dört dörtlük biçimde yerine getiriyor.

b) Sahne değişimlerinde, yeni rollerine bürünmeden önce arka plana geçmeleri esnasında, gene "Brecht'sel" biçimde, oynadıkları karakterlerin "dışına çıkıp" onlara neredeyse "uzaktan bakmaları", birazcık yapay biçimde de olsa, yabancılaşma etmenini gözler önüne sürerken, epik tiyatronun adeta bir tanıtımını yapıyor gibi: İzleyici gördükleri ile özdeşleşemeden, hızlı sahne değişimleriyle oyunun aslında bir "oyun" olduğu bilincine vardırılıyor – ve gördükleri hakkında düşünmeye yönlendiriliyor!

c) Önemli oyunlarının çoğunda K.Weill, H.Eisler veya P.Dessau'un yazmış olduğu özgün müziklere yer veren Brecht, burada nedense aynı yolu gütmemiş olduğundan, bu boşluğu Oktay Köseoğlu'nun oyunculara sahne değişimleri sırasında söylettiği "a capella" (salt insan sesiyle) "scat" (söz içermeyen) türünden ezgilerle son derece başarılı ve yenilikçi biçimde doldurmasını bilmiştir.

d) Sahne tasarımına gelince – gene yabancılaştırmaya uygun düşen, oyuncuların sahne gerisinde giysi değiştirmelerine olanak tanıyan askılı paravanlar ile işlevsel (örn. hemen bir taht oluşeveren sandık gibi) nesneler, baş döndürücü sahne devinimlerini önemli ölçüde kolaylaştırıyor...

*****

Sadri Alışık Tiyatrosu'nda izlediğimiz "Kafkas Tebeşir Dairesi"nin yorumunda ise bu tür "Brecht'selliklerin" hiç birine rastlayamadım..! Oysa ki, 13. Yüzyıl Çin Yuan Hanedanı döneminin bir efsanesine dayanan ve ABD'deki sürgün yıllarında yazdığı bu oyun Brecht'in son büyük yapıtı olmakla, birçok anlamlı iletiyi içerir. Her şeyden önce insanın doğası ve toplumsal yaşamındaki diyalektiğini açığa çıkaran bu oyun, emeğin önemini ve adaletin kökenini sorgularken, üç ana konuyu irdeliyor kanımca: Bunların ilki, devrimlerin de yozlaşabileceğidir – hizmetçilerin başkaldırı sonrası giriştikleri yağmalamada gösterildiği gibi... Özellikle bu ileti, oyunun büyük ilgi gördüğü sosyalist ülkelerde bir hayli yadırganmasına yol açmış olmakla birlikte, Brecht'in ne denli gerçekçi bir yazar olduğunu gösterir. İkinci öğe, adaletin de kolaylıkla yozlaşabilmesi ile ilgilidir. Son perdede burjuva hukukunu yerden yere vuran Brecht, tiyatronun önemli bir etmeni olarak gördüğü "eğlendirici olması"nı da gözardı etmeden bu yıkıcı eleştirisini güldürü türünde sunmakta... Oyunun en önemi iletisi ise, mülkiyet/sahiplenme ile ilgili olanıdır: Otantik Çin öyküsünde çocuk, gerçek annesi tarafından serbest bırakılıp sonuçta ona eriştirilirken, Brecht burada sahiplenme hakkının "doğuş"tan değil, yetiştirme = "emek"ten kaynaklandığını gösteriyor ve bu bağlamda öyküyü, çocuğun emekçi anneye verilmesi biçiminde uyarlıyor...

1997 yılında, gene Yücel Erten'in yönetiminde ve bu kez İBBŞT'nda izlemiş olduğum bu oyun, ödenekli tiyatro olanaklarıyla altmışı aşkın oyuncusu, Paul Dessau'un özgün müziğini yorumlayan orkestrası, döner sahnesi, geri plandaki hareketsiz "canlı" tabloları, başarılı yangın efektleri ve sahnedeki canlı keçi ile bir "süper prodüksiyon" olarak gözüme girmişti. Geçtiğimiz yıl, gene Barış Erdenk'in yönetimi ve Songül Öden'in başrolüyle, bir kabare-revü formatında uyarlanmış "Küçük Adam, Ne Oldu Sana?"nın ardından benzer bir sahneleme türünü düşünmüş olsa gerek, Sadri Alışık Tiyatrosu yönetimi... Ancak Brecht'in bu en olgun yapıtını danslar ile bezenmiş bir "Müzikli Oyun" olarak sahnelemek (kimi magazin haberleri ve söyleşilerde buna "Müzikal" bile diyenler oldu!!), bu yazara ve yaratmış olduğu tiyatro türüne pek uygun düşmemiş..!

Altı kişilik orkestranın canlı müziğinin eşliğinde "Zorlu Center Performans Sanat Merkezi"nin üstün donanımlı "Drama Sahnesi"nde tüm oyuncların katıldığı nice dans sahneleri varken, minimalist bir sahne tasarımı, bende birazcık "perhiz/lahana turşusu"nu çağrıştırmışken, değişik roller üstlenen dokuz genç oyuncunun performanslarına diyecek yok aslında... Songül Öden, oldukça vasat bir Gruşa'yı canlandırırken, oyunun ağırlığı hiç kuşkusuz son perdeyi neredeyse tek başına götüren "yargıç" (aslında köy yazmanı!) Azdak rolündeki Levent Ülgen'dedir – ancak, söylemeden edemiyorum, oyunun en önemli sahnesi olan "duruşma", pek de çabuk geçiştirilmiyor mu; ayrıca burada "tebeşir" ile bir "daire" de çizilseydi, ne olurdu ki..?! Özetle –ve bence en önemlisi– oyundaki etmenlerin çoğunu vasat üstü olarak değerlendirebiliyorsak da, bu "un/şeker/vs."in yanı sıra "helva"nın tadını beğenmediğimi belirtmem gerekiyor, ne yazık ki...

Sadri Alışık Tiyatrosu'nun ilk yıllarında büyük beğeni ile izlemiş olduğum Selim İleri'nin "Allahaısmarladık Cumhuriyet" veya "Mihri Müşfik - Ölü Bir Kelebek" oyunlarını, hele Çolpan İlhan'ın çok başarılı bir yorumla sunduğu Dario Fo'nun "Sıradan Bir Gün"ünü anımsarken, üzülerek kaleme aldığım bu değerlendirmeyi, gene Emre Kongar'dan bu kez diğer bir "Kafkas Tebeşir Dairesi" yorumyla ilgili alıntısı ile sonlandıralım: "Bir tiyatro yapıtını 'doğru' yapan öğe metin, 'güzel" yapan öğe ise, yorum ve oynanıştır. (...) Bu oyuna giden seyirci, zaten 'doğru'yu bilen, ya da en azından 'sezmiş olan' bir seyirci niteliğini taşır. Aradığı öğe, güzelliktir..." ("Kültür Üzerine"; Remzi Y., 1997, s.167).

*****

Son söz: Yakın geçmişte Berliner Ensemble'in son derece çarpıcı bir "Arturo Ui"nun yorumunu izlemiş olmakla, Tiyatroadam'in oyununa biraz "yukarıdan bakarak" gittiğimi – ancak "dersimi aldığımı" da içtenlikle itiraf etmek isterim..!

*******************************************************************************************************************

(oyunların konu özetleri)

"Arturo Ui'nin Önlenebilir Yükselişi", Bertolt Brecht'in ("Galilei", "Cesaret Ana" veya "Üç Kuruşluk Opera" gibi) başyapıtlarının arasında yer almasa da, Nazi Almanyası'nı irdeleyen en önemli oyunu sayılır. Chicago kentindeki "Sebze Tüccarları Tröstü" ile dış dünyanın ilişkileri anlatılırken, aslında salt Nazi dönemi öncesi ve ilk yıllarındaki Almanya'sına göndermeler üzerine kurulmuş olan oyunda, sanki birer ayna gibi öne çıkan başkişiler Ui ve arkadaşları / Hitler ve yardakçıları, Chicago Belediye Başkanı / Almanya Cumhurbaşkanı, Sebze Tröstü / Almanya'daki sanayi kesimi, diğer sebze tüccarları / Almanya halkı, komşu Cicero kenti ise Avusturya'dır.

Brecht'in, tutkunu olduğu ABD gangster filmleri ile oyunu yazmasından kısa bir süre önce dünya çapında ün yapmış, Hitler'i küçük mahalle berberi Adenoid Hynkel olarak gülünçleştiren Chaplin'in "Büyük Diktatör"ünün etkisi altında olduğu aşikârdır...

Oyunun konu özetine gelince, Sebze Tröstü'nü ele geçiren gangster Arturo Ui (kimi yorumculara göre aynı zamanda Al Capone'nin bazı özelliklerini de taşıyan Adolf Hitler), yandaşları Emmanuel Göri (= Hermann Göring), Guiseppe Givola (= Josef Goebbels) ve Ernesto Roma (= Ernst Röhm) ile birlikte hareket edip Belediye Başkanı Dogsborough (= Almanya Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg)'un güvenini kazanarak, gittikçe Chicago kentinin tüm yönetimini ele geçirip halkı çeşitli yöntemler ile yıldırarak kendilerine bağlıyor ve ardından, Cicero (= Avusturya) kentinde bulunan en önemli rakipleri olan Dollfeet (= Şansölye Dollfuss) şirketinden başlamak üzere, tüm diğer işletmeleri (= Avrupa ülkelerini) boyunduruğu altına almaya hazırlanıyor.

Bu "çete"nin "yükselişi", Brecht'e göre acaba neden "önlenebilir"di? Yazarın yorumuna göre, Hitler ve yandaşlarını destekleyen kapitalist çevreler ve halk, onları ufukta bekleyen "Korku ve Sefaleti" (yazarın 1943'de tamamladığı başka bir oyununun adı!) öngörüp desteğini çekebilirdi... Ne var ki özellikle halk kesiminin, Hitler'in karizmasına yenik düşmesi ve vaadlerine inanması sonucu, "önlenebilirlik" gerçekleş(e)medi – ve oyunu Finlandiya'daki sürgünü sırasında 1941 yılının Mart ayında kaleme alan "romantik-idealist" Brecht, önemli bir yanılgıya uğramış oldu! Kaldı ki, öncelikle ABD'de sahnelenmek üzere kaleme alınmış olmakla birlikte, bu oyun orada ilgi görmedi ve ilk gösterimi ancak yazarın ölümünün ardından 1958 yılında Stuttgart'da yapılabildi...

*****

Brecht'in son "büyük" oyunu olan Kafkas Tebeşir Dairesi, bir Çin efsanesine dayanan, 1925 yılında Alman yazarı Klabund tarafından işlendikten sonra, ABD sürgün yıllarında 1945'de kaleme alınarak, Paul Dessau'un müziği ve bugünkü şekliyle 1948'de aynı ülkedeki ilk gösteriminden bu yana Brecht'in en sevilen, sıkça sahnelenen yapıtları arasında yer alır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Kafkasya'nın bir köyünde başlayan "ön oyun"da, bir toprak parçasının iki kolhoz arasında dostça devredilmesinin ardından, bunun kutlamaları yapılacaktır. Kolhoz üyeleri eski bir Çin öyküsünü sahnelemeye koyulur ve oyunun bundan sonraki beş perdesi, bu söylencenin evrelerini konu alır: Dönemin valisine karşı ayaklanan prens ve işbirlikçileri, vali ve şürekâsının kaçmasına neden olurlar, ancak valinin eşi elbiselerini kurtarırken, bebek arabasındaki çocuğunu unutuverir! Devrim sırasında oluşan kargaşa sonucu çocuk, asker Simon ile yeni nişanlanmış bulunan saray hizmetçi Gruşa'ya kalıverir. İkinci ve üçüncü perdede Gruşa'nın, çocuğu izleyen prensin askerlerinden kaçışını ve değişik kimselere sığınmasını, bu arada ölmek üzere olan ancak düğünden sonra canlanan varlıklı bir çiftçi ile zorunlu evliliği izlenir. Bir müddet sonra ayaklanma bastırılır ve savaştan dönen Simon, eski nişanlısı Gruşa ile karşılaşır. Beri yandan askerler, bu arada 3-4 yaşına gelmiş olan valinin çocuğunu Gruşa'dan geri isterler. Büyük sıkıntılarla prensten kurtarmış, büyütmüş ve artık kendinden bir parça saydığı çocuğu geri vermek istemeyen Gruşa, askerlere onun kendi öz evladı olduğunu söylemesi üzerine Simon onu terkeder, askerler ise çocuğu alıp başkente, gerçek annesine götürürler.

Dördüncü perdede devrim sonrası döneminin yozlaşmış durumu gösterilirken, askerler tarafından yeni yönetimin başyargıcı olarak atanan eski köy yazıcısı, darağacından yeni kurtarılmış Azdak'ın öyküsü anlatılır: Yeni yetkileri çerçevesinde keyfi kararlar verebilen bu "yargıç", kendine has toplumsal bir adalet uygulamaktadır! Beşinci perdede önüne gelen konuların biri ise, Gruşa ve valinin eşi arasındaki "analık hakkı" duruşmasıdır. Bu arada gerçeği öğrenmiş bulunan Simon, sorgulamalar sırasında çocuğun babası olduğunu öne sürse de, en doğru kararı verebilmek için Azdak "Tebeşir Dairesi" yöntemini uygulatır: Bir daire içerisine yerleştirilen çocuk, bir kolundan valinin eşi, diğerinden ise Gruşa tarafından kendilerine doğru çekilecektir. Çocuğun parçalanmasına dayanamayan Gruşa, kolunu bırakıverir. Bunun sonucu olarak Azdak, annesi varsaydığı Gruşa'ya çocuğu verir, hemen bir sonraki celsede de –farkında olmadan– Gruşa'nın zorunlu evliliğini boşar ve böylece Simon ile bir araya gelmesini sağlar...

----------

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi, Şubat 2014

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim