http://www.aict-iatc.org/

“Metin” Olmuş/Olamamış Tiyatro Metinleri Üzerine...

Sezon değerlendirmesi – 2

Koca bir sezon boyunca İstanbul'da sahnelenmiş tiyatro oyunları hakkında fikir yürütebilmek, değerlendirme yapabilmek, dahası "seçici" (kurul üyesi!) olabilmek için madem "en azı altmış oyun görmüş" olmak gerekiyorsa, bu konuda "reşit" sayıldığımı söyleyebilirim, naçizen!.. Dolayısıyla, 2012/2013 dönemi boyunca izlemiş olduğum oyunların kayda değer bölümü hakkındaki bazı kişisel ve özet düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim, bu ikinci değerlendirme yazımda...

Neredeyse sekiz ayı bulan bir sezon boyunca, birkaç yıldır artık iki yüzü aşkın yeni oyun sahnelenirken, onları her şeyden önce şöyle bir gruplamaya tabii tutmaya başladığımı belirteyim:

Muhakkak görülmesi gereken oyunlar – ki bunları

hiçbir oyununu kaçırmamayı ilke edindiğim tiyatroların oyunları (sadece birkaç örnek vereceksem: dot, VDŞT, Altıdan Sonra gibi...);

gösterimde olan klasik oyunlar;

daha önce başka topluluklardan izlemiş olduğum, gösterimdeki oyunlar

olarak sıralıyorum...

Yorumlarına güvendiğim dostlarımın önerdiği oyunlar.

İlk kez denemek istediğim yeni kurulmuş toplulukların yapımları.

Bunların dışında merak ettiğim oyunlar.

Peşinen gitmemeyi yeğlediğim oyunlar – ki bunlar, ya son yıllarda sürekli olarak kötü tecrübeler edinmiş olduğum toplulukların yapımları ve ilkesel olarak izlemediğim türdeki oyunlardır.

Bu soyut gruplamamın içinde somut bir önceliğim varsa, o da yerli oyunlardır – ve bunun nedeni de, günden güne artık katılmamaya başladığım "yeni oyun yazarlarımız yok" savıdır... Geride bıraktığımız sezonda izlemiş olduğum toplam altmış beş oyundan otuz biri Türk yazarlarının kaleminden gelmiştir – ki bunların yirmi beş kadarı, son bir kaç yılda karşımıza çıkmış yeni isimlerdir!..

Gene tamamen kişisel görüşümden hareketle, tiyatroyu öncelikle metinden kaynaklanan bir sanat, başlıca görevini ise "iletiler" sunmak olarak gördüğüme göre, kısa değerlendirmeme bu özelliğinden başlamak istedim.

- Düş kırıklığı yaratmış olan metinler:

Bugüne dek "Bayrak" ve "Güzel Şeyler Bizim Tarafa" gibi oyunları ile son yıllarda kendisine yerli tiyatro yazarları arasında önemli bir yer edinmiş olan Berkun Oya, "Babamın Cesetleri" ile bu olumlu çizgiyi sürdüremedi. Ölmek üzere olan baba ile iki oğlu arasındaki duygusal sorunlar başarılı bir şekilde irdeleniyor/gösteriliyorsa da, konuya nedense dahil edilmiş pedofilizm kuşkusu oldukça yapay (bence gereksiz bile!) kalıyor; oyunun sonlarına doğru ise açığa çıkan gelinin "üçgen" ilişkisi, bana bir türlü bitmek bilmeyen TV dizilerini anımsattı! "Babamın Cesetleri" iyi oyunculuklar ve Krek'e özgün sahneleme biçemiyle göz doldurmuyor değil – ancak bu yapım kanımca konusu açısından "kaybediyor"...

Sezonun başlarında Tiyatro Pera'da izlediğim, bu toplulukta son yıllarda alışılagelmiş olduğu üzere, Sanat Yönetmeni Nesrin Kazankaya'nın yazdığı (ayrıca yönetip, başrolünü de üstlendiği) "Ah Smyrna'm, Güzel İzmir'im", birçok dostumda olduğu gibi bende de şu soruyu uyandırdı: Bu oyun niye yazıldı; yakın tarihimizin bu acılı dönemininin irdelenmesine, ayrıca tiyatro yazınına katkısı ne olmuştur? Her şeyden önce, mübadele sorunsalı burada oldukça kalın/kaba renklerle çiziliyor, klişelere boğuluyor – ancak daha kötüsü, evin genç kızı (gitme/kalma arasındaki) tercihini kullanmak üzere çabalarken, onu kendi saflarına çekmek isteyen sevgilisi ve ailesi tarafından her iki kolundan ayrı yönlere doğru çekiştirilmesinden de hiç haz edemedim! Brecht'in "Kafkas Tebeşir Dairesi"ndeki meseli aktarmak için sahnede görüntülediği çekiştirme büyük bir incelikle oyunun düğüm noktasını hazırlarken, "Smyrna"daki bu bedensel devinim oldukça yavan kalıyor.

Gene "niye yazıldığını" anlamadığım bir oyun, bundan önceki sezonda futbol ortamının acımasız bir analizini yapmasını başarmış Alper Kul'un İkinci Kat'da izlediğim "Barselo"su olmuştur... Seks ticareti ve uygulaması ile ilgil teşhircilikten öte bu oyunun izleyicilerine neyi anlatmak istediğini anlamadığımı burada açıkça belirtmek istiyorum.

Başarıyı ıskalamış diğer bir oyun metni ise, Craft Tiyatro'nun son yapımı olan "Kabin"de sergileniyor. Erkeklere el ile temas yoluyla cinsel tatmin sağlandığı iki bölmeli kabinin bir bölümündeki genç asker ile bu "kolaylığı" sağlayacak diğer bölümdeki kız arasında gelişen diyalog, oyunun ilk 45 dakikası boyunca –her şeyden önce, Kemal Hamamcıoğlu'nun yenilikçi konu ve cesur metin denemesiyle– ilgi, beğeni ve zevkle izleniyorsa da, konuların dallanıp budaklanması ve oyunun uzamasıyla özelliğini ve ilginçliğini yitiriyor, ne yazık ki...

- Klişelerden kurtulamayanlar:

Tiyatromuzda taze bir rüzgâr estirmesini bilmiş Sami Marçalı'nın (alkışladığımız "Limonata" oyununun ardından) yazdığı ve İkinci Kat'da sezonun ana oyunu olarak sunulan "Yalnızlar Kulübü", geçtiğimiz yıl izlemiş olduğumuz Gesine Danckwart'ın "Ekmek Parası"na benzer biçimde, büyük kentlerdeki gençlerin yalnızlığını işlemekte. Ne var ki, genç Alman yazarının oyununda son derece akılcı biçimde kotarılmış olan koşut bireyselliklerden ziyade, bir psikoloğun atölyesine katılan 4-5 gencin sorunlarını irdeleyen Marçalı burada kayda değer bir dinamizm sunamadığından, çokça işlenmiş bu konunun beraberinde getirdiği "klişeler tuzağı"na düşmekten kurtulamıyor!

Aynı şekilde, sahnelerimizin genç ve başarılı yazarı Ebru Nihan Celkan'ın kaleminden gelme "Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi" oyunu Sumru Yavrucuk'a hak ettiği birçok ödül getirmişken, travesti olgusunun klasik dışavurumuyla konuyla ilgili gizli iletileri dışında hiçbir yenilik/özellik sunmuyor. Gene Celkan'ın, bu kez Doğu'daki savaştan evine dönmüş genç bir komandonun ruhsal bunalımlarını işleyen "Nerede Kalmıştık" oyunu, bu sorunsala değişik açılardan vurucu spotlar yöneltmekle birlikte, gene bilinen oluşumları sahneye taşımaktan / beklenen iletileri sunmaktan ileriye gidemedi...

Ya Evrim Yağbasan'ın bir öyküsünden sahne için hazırlanmış ve Merve Engin'in monologlarından oluşan "İntihar Mı, Cinayet Mi?" oyununa ne demeli? Kocası tarafından aldatılan sıradan bir ev kadınının yaşadığı sıradan sorunlar ile baş etme çabaları ve sonlara doğru, orijinal olmaktan çok, şaşırtan garip bir gelişme... İyi metinleri çok başarılı biçimde sunmasını bilen Merve Engin, gene (Mine Söğüt'ün kaleminden gelen) bir öyküden oyunlaştırılmış "Sinekler Sevişirken" ile bu yeteneğini, üstelik çok özgün bir sahneleme ile sergilemişken, bu son denemesinde sınıfta kalmışa benziyor (oysaki, geçen sezondan sarkmış ve ancak bu yıl izleyebildiğim "Kaplumbağalar Şişmanlamaz Çünkü Kabukları Vardır" başlıklı tek kişilik stand up denemesi, zeki göndermeleriyle göz doldurmuştu...)

- Uyumsuz Tiyatro'ya kaçan dil ve metin içerenler:

Genç tiyatrocu Ferdi Çetin'in "Ev, Mercedes ve Anneler" oyununu, bu yazının başında sıraladığım gruplamanın 3.maddesi çerçevesinde izledim – ve bunu yaptığım için, kendimi (ve bu denemeyi kabul etmiş eşimi) kutlamadan edemiyorum!.. Oyunun konusu hiç önemli olmamakla birlikte, dilimiz sözcüklerinin harflerine/hecelerine/parçalarına ayrılması olağanüstü ve çok değişik hazlar veriyor, bu konuya ilgi duyan izleyicilere... Bana ilk başta Ionesco'nun "Kel Şarkıcı"sında yer alan dilin yabancılaştırılıp ayrıştırılmasını anımsattıysa da Çetin'in, bu eylemi üstattan çok daha ince ve başarılı biçimde yaptığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Bülent Erkmen'in bir önerisinden hareketle Aslı Mertan'ın (Yekta Kopan'dan sonra yeniden?!) kaleme aldığı "İki Kişilik Bir Oyun", neredeyse tümü tek sözcüklerden oluşan tümcelerle çok anlamlı diyalogların yapılabileceğini gösteriyor ve izleyiciyi ("Mercedes"de olduğu gibi!!) hiç yormuyor, ona sözel keyif dorukları yaşatıyor adeta...

- Metinleriyle yer edinenler:

Geçtiğimiz sezon içinde başarılı yerli metinlere bir kuş bakışı atacak olursak, Ve Diğer Şeyler Topluluğu hemen öne çıkıyor... İlk gösterimi 2012 İstanbul Tiyatro Festivali'nde yapılmış, Yeşim Özsoy Gülan'ın kaleminden gelme "Yola Çıktığım Gün Sakin Serin Bir Sabahtı" günümüzde de çeşitli baskılara maruz kalabilen halk kesimi temsilcilerini konu alan, gerçeküstü bir derlemedir. Cinsel, etnik, siyasi ve toplumsal istismara uğramış beş genç ile bir din bezirgânının gizemli bir lunaparkta karşılaşmaları, post modern Türkiye toplumunun başarılı bir irdelenmesinin temelini oluşturuyor. Gene VDŞT, bu kez kendi yazarlık atölyesinden yetişmiş Ahmet Sami'nin kaleme aldığı "İz" oyunuyla ülkemizin üç ayrı döneminde, halkın üç ayrı kesimine uygulanmış baskı öğelerini sahneye taşıyor. Tarlabaşı semtinde bulunan aynı apartman dairesinde 1955 (6-7 Eylül gecesi ve öncesi), 1980 (12 Eylül'ün ardından) ve bugün yaşamakta olan, sırasıyla iki Rum kız kardeş ve yaşlı anneleri, gizlenmeye çalışan bir devrimci ve şüpheci ev sahibi ile Kürt sevgilisiyle birlikte geçimini sağlamak için seks işçisi olarak çalışan bir travesti, aynı anda aynı odayı paylaşıyor ve önüne geçilemeyen dehşet verici, yüz kızartıcı gelişmelere bizi tanık ettiriyor. Yıldan yıla çıtasını yükselten bir topluluktan siyasi tiyatronun başarılı iki denemesi...

Yeni tanıştığım diğer genç bir yazarımız, BGTS Tiyatro Boğaziçi'nin sahnelediği "Biz Küçükken Babamla Oyunlar Oynardık" oyunuyla tiyatro ortamımıza parlak bir giriş yapmış olan Can Merdan Doğan'dır. Nerdeyse okuma tiyatrosuna yaklaşacak kadar az devinimli olmakla birlikte, rejinin bu komutlarını çok başarılı biçimde yerine getiren 2½ oyuncunun asıl ustalıkları, simgelerle dolu oyun metnini sesleri ve yüz ifadeleriyle dışa vurmalarında kendini gösteriyor. Oyunu "götüren" ise, gerek evin çocuğu, gerekse emektar hizmetlisinin tüm varoluşlarıyla bağlı oldukları, ancak artık ulaşamadıkları "baba" karşısındaki bocalamalarını konu edinen sanat/toplum/iktidar arasındaki sıkıntılı ilişkilerini irdeleyen metnidir... Özellikle son ayların getirdiği gelişmeler, bu oyunun önemini bir kez daha ortaya çıkarıyor desek, yanlış olmaz kanısındayım!

Son yıllarda üretkenliğini kat kat artırmış Yiğit Sertdemir'in son yapıtı olan "Katilcilik" ise, belki bugün için "yer edinenler" sınıflamasına henüz uymamakla birlikte, sanal dünyamızı acı acı eleştiren çağdaş bir "dönem oyunu" sayılabilir... Keza, gene Altıdan Sonra Tiyatro'nun göz dolduran bir yapımı, ancak bu kez Sertdemir'in değil, oyuncularının ortaklaşa kotardığı metinlerden oluşan "Yokuş Aşağı Emanetler", mekânı Beyoğlu sokakları olan hoş bir seyirlikti...

Geçtiğimiz sezon içinde karşımıza çıkmış yerli oyun metinlerinin arasında önemli bir doruk noktasının İBBŞT'ndaki sahnelenmesi bir hayli maceralı geçmiş "Zengin Mutfağı" olduğunu burada belirtirken, nedenlerine değinmeye gerek kalmıyor sanırım... 1970'lerde kaleme aldığı "Asiye Nasıl Kurtulur?" ve "Oyun Nasıl Oynanmalı?" yapıtlarıyla Vasıf Öngören bir yandan sarsıcı iletiler sunuyor, öte yandan Brecht'in epik tiyatro geleneğinin Türkiye'ye yerleşmesine önayak oluyordu – ve bu iki yönden ülkemizde hem sosyal içerikli bilincin gelişmesi hem de tiyatromuzun yeşermesi için yön verici adımlar atmıştı. Yazarın kızı Aslı Öngören'in başarılı yönetiminde yeniden izlediğimiz "Zengin Mutfağı" doruğunu, çok çok Genco Erkal'ın Nazım Hikmet'den uyarladığı "Yaşamaya Dair" şiirler derlemesi zorlayabiliyor!..

Sınıfta kalanlar ve diğerleri...

Ne yazıktır ki, Vasıf Öngören ile aynı kuşağın yazarı olan Bilgesu Erenus'un "Arka Bahçe" oyunu, İBBŞT'nun başarısız sahnelenmesi nedeniyle, Mekân Artı'da izlediğimiz Adalet Ağaoğlu'nun "Kozalar"ı ise, çok beğendiğimiz Aybike Tumluer'in de rol almasına rağmen, hiç göz dolduramadı. Keza, daha önceki yazılarımda değinmiş olduğum Mehmet Murat İldan'ın "Büyünün Gözleri" (İBBŞT) ile Meltem Arıkan'ın yazdığı "Mi Minör" oyunları, o yazılarda belirtmiş olduğum nedenlerle özellikle metin değerlendirmemin en alt sıralarında yer alıyor.

Dergimizin Tiyatro Ödülleri tarihçesinde en az iki kez "en başarılı yazar" adayım olmuş Yiğit Sertdemir'in bu yıl izlediğim "Barzo ve Konserve"sini anlamadığımı itiraf etmeliyim, yer aldığı üçlemenin ilk oyunu olan "Gerçek Hayattan Alınmıştır" oyununu beğenmiş olmakla birlikte... Üçlemenin son halkası olan "Dertsiz Oyun"u ise, değişik uyarlama ve performanslara değinmeyi düşündüğüm bir sonraki yazıma bırakmak istiyorum.

21.Yüzyıl Türk Tiyatrosu tarihine geçeceğine kesin gözle baktığım, bu dağarın ilk kilometre taşı sayılabilecek Altıdan Sonra Tiyatro'nun bu kez yapımcılığını üstendiği "6 Üstü Bir Oyun" dizisinin ikincisi olan "Evaristo", aynen "Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi" oyununda olduğu gibi, kanımca metninden çok oyuncusuyla (Ayşenil Şamlıoğlu) göz dolduruyordu... Ne yazık ki Civan Canova'nın yazdığı ve sezon içinde gösterilen ikinci oyunu da (İDT'nun bir yapımı olan "Düğün Şarkısı") evlilik olgusu hakkındaki alışılagelmiş klişeleri pek aşamadı...

Bu sezonda izlemiş olduğum otuzu aşkın yerli oyunun kısa irdelemesini tamamlamak üzere, DestAr Tiyatro'nun "Antigone 2012" başlıklı Sophokles (belirttikleri gibi, "uyarlaması" değil) "esinlenmesi"nin, siyasal gücün yerel gelenek ve değerler üzerindeki baskısını başarıyla sahneye taşıdığını belirtmek isterim; keza Erkan Yılmaz'ın Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun şiir ve metinlerini uyarlayıp Bursa DT'nun bir yapımı olarak sahnelenmiş "Tek Kişilik Yaşam" da bu sanat ikonumuzun iletilerini yerlerine ulaştırmasını bilmiştir!..

Alışılagelmişin dışında bir metni içeren Aslıhan Erguvan'ın kaleminden gelen "Lulabay" oyununu ise önümüzdeki ay tamamlamayı düşündüğüm 2012/2013 sezon değerlendirmesini kapsayan son yazıya bırakmak istiyorum...

*****

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi, Temmuz/Ağustos 2013

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim