http://www.aict-iatc.org/

“Özgün”ler, “uyarlan”mışlar ve “güldüren”ler…

Sezon değerlendirmesi – 3

2012/2013 sezonundan gittikçe uzaklaşıyoruz – ancak yine de "ödüller" ve "yerli metinler" konularına değinmiş olduğum ilk iki yazımdan artakalmış, dikkat çeken bazı oyunları kısaca irdelemeden yeni sezona yelken açmak istemedim...

"Özgün" oyunlardan bir demet

İstanbul tiyatro yaşamında hoş ve taze sahne rüzgârları estirmiş oyunların kanımca en başında, dergimizin Mart sayısında da değinmiş olduğum "Lulabay" yer aldı. Alt başlığı "Bir Cihangir Hikâyesi" olan ve Aslı Erguvan'ın yazıp yönettiği bu şipşirin seyirlikte, yetenekli dört oyuncu "birbirine teğet geçen, ama bir türlü değmeyen hayatlar" yaşayan altı semt sakini ile iki kediyi, pürüzsüz ve ustalıklı sahne geçişleriyle canlandırıyor. Yeni kurulmuş Tiyatro Pangar'ın bu ikinci sahne denemesi başarılı bir beden diliyle kotarılmış olup, yormayan/sıkmayan, bilgiçlik taslamaktan uzak bir yabancılaştırma dozunu da içeriyor üstelik!

Keza, geçtiğimiz sezonun en "çalışkan" sahnesi olarak öne çıkmış Altıdan Sonra Tiyatro, replik ve sözcüklerin hiç yer almadığı "Dertsiz Oyun" ile pantomim, kısmen "akrobasi" ve tümden (İlyas Odman'ın kotardığı) başarılı bir koreografi karışımı ile sahnelerimizde belki türünde bir ilk oluşturan olağanüstü bir şölen sunmasını bilmiştir. Oyunda sözcükler olmadığı gibi, sorguladığı konu da tek bir tümceye sığar: Seyirci beklentileri ile "seyretme" nereye doğru gidiyor ve tiyatro, asıl amacı olan insanı dönüştürme eylemine ulaşabiliyor mu? Yıllardır gittikçe artan beğeni ve hayranlıkla izlediğim Yiğit Sertdemir / Gülhan Kadim çiftinin yarattığı bu keyifli seyirliği henüz izlememiş olan tüm tiyatro severlere içtenlikle önermek istiyorum – ve umarım, buna önümüzdeki sezonda da olanak bulurlar...

Gene Altıdan Sonra ile bu kez Alman Lokstoff Theater'in bir ortak yapısı olan "Yokuş Aşağı Emanetler", Beyoğlu'nun bir yan sokağında bulunan eski bir evin balkonundan başlayarak, İstiklal Caddesi/Kumbaracı Yokuşu köşesinde ve bizzat Yokuş'un başında kısaca duraklanarak, ardından biraz daha aşağılarda, sağ-sol merdiven taşlarına oturtulan 40 kadar izleyicinin kâğıt toplayıcı bir ozan/feylesofa kulak vermeleri ile sürüyor ve nihayet Kumbaracı 50'deki salonda sona eriyor... Yaya'sının yemek tariflerinden oyunu başlatan Ermeni Aşçı Dudu, köşe başında hünerlerini gösteren Palyaço, annesini arayan Sokak Çocuğu Kibrit ve ileride karşısına çıkacak sevgilisine yazdıklarını arabasına iliştiren Kâğıtçı – bu dört kişinin öykülerini emanet ala ala, Yokuş'un aşağısındaki 50 No.lu kapısından içeriye giriyor – orada ise kendi anahtarımızı da emanetine alacak gaddar Anahtarcı ile kentsel dönüşüm ahtapotunun kollarına girdiğimizi anlıyoruz... Kollektif bir yazar ekibinden ve Yaman Ömer Erzurumlu ile Wilhelm Schneck'in ortak yönetiminden çıkma bu oyunu, gerek devinimleri/doğaçlamaları, gerekse "damardan verilen" replikleriyle yılın diğer bir "incisi" olarak "kolye"mize dizelim!

"Özgün" oyunlar kategorisinde son olarak, konusu açısından bizim sahnelerimiz için halen oldukça "devrimci" sayılabilecek, ABD'li yazar Martin Sherman'ın 1979 yılından kalma, önce Londra ve ardından Broadway üzerinden nice dünya sahnelerinde büyük başarı ile yer almış "Bent" oyununa değinmek istiyorum. İlk sahnesi 1934 Almanya'sının bir bekâr evinde, ikincisi ise Nazi döneminin o korkunç toplama kamplarının birinde geçen oyunda, Hitler rejiminin eşcinsellere karşı takındığı kıyıcı tutuma tanık oluyoruz. Yazarın yorumuna göre bu "ötekiler" grubu Yahudilerin yaşadıklarından daha büyük baskılar gördüğünden, ilk önemli sahne denemesini veren Berkay Ateş'in başarıyla canlandırdığı Max, Yahudi kimliğine bürünür. Oyunun en ilginç bölümü, Dachau Kampı'nda karşılaştığı diğer bir eşcinsel ile sadece konuşarak yaşadıkları orgazmın canlandırılmasıdır ki, bu diyalogu geçtiğimiz sezonun en başarılı sahneleri arasında görebiliriz... İzleyiciyle konu/metin açısından büyük kazanımlar sağlamayan bu oyunun –başarılı genç bir ekibi tanımamızı sağlamasının yanı sıra– kanımca en önemli özelliği, aşırı homofobik görünen toplumumuzda eşcinsellere yönelik bakış açısıyla, geçmişte bu insanları tiyatroda gülünç olarak gösterildiği dönemin artık geride kaldığını göstermesidir. Sahnelerimizin en genç topluluğu D22'nin çatısı altında Meltem Cumbul'un konservatuar öğrencileri "üzerindeki" ilk yönetim denemesi, oldukça başarılı bir sınav veriyor.

Çehov'dan Beckett'e göz dolduran uyarlamalar

Gelelim, sezonun öne çıkan uyarlamalarına. Müjdat Gezen Sanat Merkezi Tiyatro Bölümü mezunlarının 2011 yılında kurduğu Kadro Pa, bir önceki yıl bize Macbeth'i "Mutfakta" (!) izletmişken, bu kez "Üç Kızkardeş"i Beyoğlu'ndaki arka sokakların birinin ikinci katındaki bir odasına hapsetti..! Yanlarına sadece on kadar izleyici alabilen Olga, Maşa ve İrina'nın taşradaki Moskova özlemi, böylece klostrofobik bir boyut da kazanıyor. Özgün yazılımındaki 14-15 kişilik kadrosundan oyunu üç kişiye indirgeyip rolleri paylaşan Elif Temuçin, Melda Tuzluca ve Simge Günsan, "büyüteç altına alınmış" tiyatro türünde, değişik bir sahneleme deneyimi yaratmışlar...

Sezonun diğer ilginç Çehov uyarlaması, Engin Alkan'ın İBBŞT'ndaki "Vişne Bahçesi" denemesiydi. Belki de bizzat yazarın "aşırı şiirsel" diye eleştirdiği Stanislavski yorumuna güçlü bir anti tez olarak, Rusya'daki köklü değişiklikleri öngören bu kara mizah örneğine uygun bir hava vermeye çalıştı Alkan... Makyajından tutun, kostümlerinden tüm devinimlerine kadar yarı-grotesk figürler çizip sadece Lopahin'in yüzüne beyaz pudra sürmeyerek onu çağdaş bir yeni zengine benzetmesi, dahası bu rolü de bizzat üstlenmesi, kendisi dahil her şey ile dalga geçen egosantrik bir gösteriye çevirdi bu tiyatro klasiğini!

Birbirine oldukça zıt yorumlarıyla öne çıkan aynı oyunun iki değişik sahnelenmesini de izleyebildik geçtiğimiz sezonda... Tiyatro Boyalı Kuş'un genel sanat yönetmeni Jale Karabekir'in yorumuyla "Matmazel Julie", arka planda (oyunda görünmeyen) "herkesin korktuğu bir erk" olan kont babası ile oyun süresince ağırlığını yoğunlaştırıp "erkek egemen sisteminin baskıcılığını" temsil eden uşağı arasında gittikçe sıkışan Julie'ye karşı derin bir acıma duygusunu esirgeyemiyor izleyici! Bu oldukça feminist bakış açısına karşın, Strindberg'in 1888 yılında kaleme aldığı, tiyatro yazınının belki de ilk natüralist tragedyasını Mehmet Ergen çok daha "doğalcı" biçimde yorumlamış: Bursa Nilüfer Belediyesi Tiyatrosu için yönettiği oyunda, malikânenin genç kızını çok daha baştan çıkarıcı olarak çizerken, oyundaki cinsellik öğesini ön plana alıyor, uşak Jean'ın duygularına da daha yakından eğilmeyi uygun buluyor. Özetle, Ergen'in konuya "somut" biçimde eğildiğini, Karabekir'in ise oyunu daha "soyut" olarak ele alıp birazcık da ti'ye aldığını belirtirsem, acaba yanılır mıyım..?

Sezonun en önemli uyarlamalarından biri, ilk gösterimini 18. İstanbul Tiyatro Festivali'nde izlemiş olduğumuz, Şahika Tekand'ın İBBŞT için hazırladığı Beckett'in "Oyun" yorumuydu... Uyumsuz tiyatronun bu önemli öncüsü 1963'de kaleme aldığı kısa oyunda evli bir çift ve kocanın kız arkadaşını boyunlarına kadar kül küplerin içinde yerleştirmiş ve ışık projektörünün komutlarına göre konuşturmuşken, Tekand üç kişiyi on beş yapar, beşer aldatılan kadını üst kata, beşer aldatan erkeği orta kata, beşer aldatan kadını da en alt kata, 3 x 5 oda-hücreye yerleştirir ve baş döndürücü ışık huzmelerinin komutunda "Oyun"un özgün repliklerini defalarca söyleterek, izleyicilere olağanüstü bir görsel şölen sunar..!

Beğendiren, düşündüren ve bu meyanda güldüren iki güldürü

Bu sütunlarda daha önce de birçok kez değinmiştim – komedi yazmak da, sahneye koymak da, sahnede canlandırmak da tiyatro sanatının en zor yanıdır. Nitelikli güldürülere o denli seyrek biçimde rastlamamızın nedeni de bu olsa gerek...

Geçtiğimiz sezonda da kayda değer komedilerin sayısı bir elin parmaklarından azdı. Benim için ipi göğüsleyen ikisi –ilginç bir rastlantıdır!– çok benzer konuları işliyor... Bunların ilki, Moliére'in din istismarını eleştirdiği "Tartuffe" oyununun uyarlamasıdır: Yıldıray Şahinler'in yönettiği "Bezirgân", oyunun künyesinde belirtildiği gibi, İstanbul Halk Tiyatrosu tarafınca kolektif biçimde güncelleştirilmiş. Bu çalışmayı başarılı kılan birinci etmen, uyarlamanın kimlere/nelere yönelik olduğu kestirilebilmekle birlikte, bu evrensel konunun ancak dolaylı olarak dışa vurulup eleştirilmesidir. Oyunu öne çıkaran ikinci önemli özelliği, Yiğit Sertdemir ile başarılı çalışmalarından bildiğim Seda Candan Balaban'ın maskeleridir ki, bunlar aracılığı ile "Bezirgân"ı bir çeşit çağdaş "Moliére/A.V.Paşa/Commedia dell'Arte fusionu" olarak görebiliriz. Üçüncü övgü kaynağım ise hiç kuşkusuz, en başta Cem Davran'ın Zikret ve (sesiyle/kukla yönetimiyle) Bezirgân'ı canlandırmasıyla, tüm ekibin olağanüstü devingen oyunculuk başarımlarıdır. Beğendiren, düşündüren – ve düşündürdüğü için güldüren, zekice kotarılmış, çizgisini aşmayan bir güldürü – daha ne istenebilir ki..?

Arjantinli yazar Roberto Cossa'nın 1977'de kaleme aldığı ve Esen Çamurdan'ın "Babaannem 100 Yaşında" adıyla dilimize kazandırmış olduğu kara komedinin konusu, aslında "Tartuffe"/"Bezirgân"a da o denli uzak değil! İtalyan asıllı Arjantin'in bir emekçi ailesi, birlikte oturdukları babaannelerinin bir dediğini iki etmezken, yıllar boyu bir canavarı beslediklerinin bilincinde değildirler. Oysaki doymak bilmeyen babaanne, aileyi bilinçli biçimde sömürmektedir – her ferdinin neticede tek tek yok oluşuna dek... Bu arada gerçekleri algılamaya başlayan aile bireyleri, bu canavara nedense bir türlü karşı koyamıyor, öte yandan ondan kurtulmak istese de, bunu bile bir türlü başaramıyor. Babaanne acaba Arjantin'in geçmişte kalmış cuntası mıdır, yoksa başka bir ülkenin diktatörü – veya kapitalizmin/faşizmin/artık geride kalmış komünist parti mekanizmasının ta kendisi mi?! Tiyatroadam'ın bu oyununu yönetmiş olan Zafer Algöz, son derece akıcı bir tempo tutturuyor, ancak elinde başarılı oyuncu ekibi ile işi zor değil – örneğin Babaanne Aşkın Şenol'un İtalyan aksanıyla sıraladığı emirleriyle sahne devingenliğinin izleyicileri ilk perdede güldürmesine karşın, oyun ilerledikçe itmeye başlaması gibi... "Babaannem 100 Yaşında", alçak gönüllü bir girişim olmakla birlikte, metin/yönetim/uygulama etmenlerinin nasıl da kusursuzca uyum sağlayabileceğinin güzel bir örneğidir.

...ve önemli bir soru...

Tüm bu başarılı yapımları burada kısaca anımsatmışken, Kenter Tiyatrosu'nun 2012/2013 sezonunda sunduğu "Toplu Hikâyeler" oyununa değinmeden edemiyorum. Bakınız, dergimizin Şubat sayısındaki eleştirimi nasıl toparlamıştım: "Özetle, edebiyat çevreleriyle ince ince dalga da geçmesini bilen bu zekice kotarılmış oyunda bir yandan yazın dünyasına ait etik kurallara yönelik iletiler ile karşı karşıya kalıyoruz – öte yandan da dört dörtlük bir sahne performansıyla..! Hiç kuşku yok ki, 'Toplu Hikâyeler' bu sezonun başarılı yapımlarındandır..." – Ne var ki, benim gibi basınımızın tüm tiyatro eleştirmenleri ve kimi köşe yazarının da övgü ile değerlendirdiği bu oyunun "gişe"si bir hayli cılız kaldı..! ABD'nin saygın tiyatro yazarlarından, Pulitzer ödüllü Donald Margulies'in kaleminden gelme, oyunun yönetimini de üstlenmiş Kadriye Kenter ve Defne Halman'ın başarılı oyunlarıyla sahneye gelmiş olan bu yapımın kusuru neydi ki, rağbet görmedi?!? Gerektiğinden fazla "entel" miydi? Tiyatro severlerimiz, salt diyaloglara dayalı bu tür oyunları "ağır" mı buluyor? Çuvaldız kime batırılmalı? İyisiyle, kötüsüyle, kırkı aşkın oyunu değerlendirdiğim bu üç bölümlük dizimizi noktalarken, bu sorunun yanıtını sizlere bırakıyorum...

*****

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi, Eylül 2013

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim