http://www.aict-iatc.org/

TÜKENİRİZ, AMA YENİDEN VAR OLABİLİRİZ: “YAĞMUR DURDUĞUNDA”

İngiltere'de ve Avrupa'nın diğer pek çok ülkesinde ciddi anlamda ses getiren ve yaşanmışlıkların, zekâ oyunlarının, dil içi yolculukların yoğun olduğu oyunlar yazdığını bildiğim Avustralyalı Andrew Bovell (1962) ile ben geçen sezon Tiyatroperest aracılığıyla tanışmıştım. Tiyatroperest, Bovell'in "Anlaşılmaz Konuşmalar"ını fevkalade bir başarıyla sahnelemiş, Türk seyircisi yazarın şiirsel tiyatro diline hayran kalmıştı. Güncel anlamda önemli sözler söyleyen, günümüze ve geçmişe, gelecek zamandan bakabilen bir yazardı Andrew Bovell.

"FLASHBACK"LER, "FLASHFORWARD"LAR

İstanbul Devlet Tiyatrosu bu sezon, bir cesaret örneği göstererek yazarın "Yağmur Durduğunda/When The Rain Stops Falling" başlıklı eserini sahnelemekte. Bovell, 2008 yılının sonlarında tamamladığı ve "Victorian Premier's Literary" ve "Queesland Premier's Literary Awards" gibi hayli önemli ödülleri topladığı, yanı sıra Time Dergisi'nin 2010'da "Yılın En İyi Oyunu" seçtiği eserinde 1959'dan 2039'a kadar dört kuşak süren bir dramı konu edinmiş. Biri İngiltere'nin Londra'sında, diğeri taaa Avustralya'nın Corona'sında yaşayan iki ailenin önce birbirine koşut gibi algılanan, sonra birbirleriyle acımasızca çakışan yaşamlarını "Flashback (anlatılan zamandan öncesine dönük anlatım)"ler, "flashforward (anlatılan zamandan ilerisine dönük anlatım)"larla bir kocanın, dolayısıyla bir babanın karısının, çocuğunun, ilişkide olduğu kadının yaşamını nasıl perişan ettiğini anlatıyor. İki aile içinde ve kuşaktan kuşağa geçen trajedi ölçeğindeki oyunu yazar, yağan şiddetli yağmurun arasından gökten bir balığın düşmesiyle başlatıyor.

İNSANIN KENDİNİ İNŞA ETMESİ

Bu olayın bir tansık (mucize) mı, yoksa ters giden bir şeylerin göstergesi mi olduğu öyle hemencecik anlaşılmıyor. Çünkü yazar sonuca gitmiyor, sorguluyor, dolayısıyla zorunlu olarak izleyiciye de sorgulatıyor. Diğer taraftan, birbirlerine zincirlenen öykülerin farklı ailelerde yaşanması, seyirciyi doğal olarak bir bulmaca ortamına sürüklüyor. Karakter adları aynı, ama öyküler giderek farklılaşıyor. Giderek öyle anlaşılıyor ki doğa, insan faktörüyle gittikçe bozuluyor, insanın doğası çürümeye başlıyor. Geçmişten kaçmanın olanaksızlığının altını çizen Bovell, yedi yaşındayken sırra kadem basan babasının izini Avusturya'ya doğru yola çıkarak süren gencin, babasının ve kendi yaşamının çakışmasıyla ortaya saçılan gizlerle (edebi anlamda) adeta sevişiyor. Tüketimin ve kapitalizm'in insanın tutunabileceği güvenli bir tutamak olmadığını, akıl ve iradeyle insanın kendini inşa etmesi gerektiğinin altını çiziyor.

YARATICI KADRO

Oyunu sahneye taşıyan Hakan Çimenser ise yazarın umudu, tükendiğimizi sandığımız noktada yeniden var edebileceğimizi gösteren iletisini farklı bir tiyatro dili geliştirerek ve "puzzle" tekniğiyle ve de "layıkıyla" seyirciye aktarıyor. Aktarıma Ezgi Yentürk'ün sahneleme/oynama düşüncesinden yola çıkarak başladığı anlaşılan metni dilimize kazandırma serüveninin önce her iki dilin içinde, sonra iki dil arasında durmaksızın olası derinlikler ortaya çıkarma çabası kayda değer oranda katkı sağlıyor. Zehra Uzunali'nin hayli minimalist dekoru iyi, tamam iyi ama Bangladeş derken, 2039'dan söz ederken arka fondaki görüntüler "iyi"ye gölge düşürüyor.  Akın Yılmaz'ın ışık tasarımı mevsimsel geçişlerde başarıya ulaşıyor. Giysi Tasarımına imza atan Müge Orhan'a ise sadece bir sorum var: Burcu Arslan'ın ayakkabıları neden ayağı hayli çirkin gösteren bez ayakkabı ve neden hiç değilse pantolona uygun lacivert renkte değil?

EZGİ YENTÜRK'ÜN OYUNCULUĞU

Oyuna, oyunculuk olarak ateist-komünist bir kadını, yaşama Fransız Devrimi gözlüğüyle bakan, yanı sıra cinsel sapkınlıkları olan ensest bir kocanın karısını, yani Elizabeth Law'ın gençliğini canlandıran Ezgi Yentürk damgasını vuruyor. Yentürk,  hem sivri köşeli, hem de ağırlığı olan tümceler kuran, uzaktan bakıldığında hayli katı, ancak içinde fırtınalar kopan, büyük sancılar yaşayan entelektüel kadın karakterini fevkalade yaratıcı biçimde ele almış. İzleyicinin olanı algılayabilmesi için yaptığı işe biçim vermiş. Özel alkış hak eden bir oyunculuk sahneliyor.

DİĞER ROLLER

Diğer rollerden Henry Law'da Okday Korunan dilini de, vücudunu da iyi kullanıyor, ama hayal etme gücünü işe karıştırmaksızın, sahne üzerinde makineleşmiş bir tarzda biçimsel olarak hiçbir şey yapılamayacağının bilincine varmış olduğunu gösteremiyor. Elizabeth Law'da Rüçhan Çalışkur, hiç kuşkum yok ki oyuncunun tutum ve davranışı arasındaki diyalektik ilişkiyi, oyuncunun o mini, minnacık temel taşını iyi bilen bir oyuncu. Şebnem Dilligil, Gabrielle York olarak davranışlarını, gerekli tutumlar olmadan birbiri ardına pek güzel sıralıyor. Joe Ryan'da Ali İpin, düşünce ve duygularıyla, sesiyle, dile getirebilme ve bedensel anlatım gücüyle gene sivriliyor. Levent Güner, düşünce biçimiyle, duyguları ve davranışlarıyla belli bir kişi olarak yaratıcı hayal gücüne iyi yerleştirmiş, Gabriel York'u hangi hareketlerle en iyi biçimde canlandırabileceğini biliyor. Diğer Gabriel York Eray Cezayirlioğlu, oyunun gidişini iyi kovalıyor. Gabrielle York'un gençliğine can veren Burcu Arslan'ın ise üzerinde ciddi bağlamda "tiyatrocu gömleği" var, oyunculuğuyla ışık saçıyor. Andrew Price'da Kemal Doğantan da yönetmenin istediği doğrultuda hatasız oyun veriyor.

"Yağmur Durduğunda"nın izlenmesi gerekiyor.

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim