http://www.aict-iatc.org/

SHAKESPEARE KLASİĞİNE CESUR YAKLAŞIM: “ANTONIUS İLE KLEOPATRA”

William Shakespeare'in de üyesi olduğu tiyatro grubu tarafından 1599 yılında inşa edilip 1613'teki yangında zarar gören Globe Tiyatrosu'dan esinlenilerek 1997 yılında inşa edilen ve "Shakespeare'in tiyatrosu" olarak da anılan, 1500 kişi kapasiteli açık hava tiyatrosu, tarihsel mekân Shakespeare's Globe'da, bu yıl bir ilk yaşandı. Olimpiyat oyunları kapsamında düzenlenen kültür sanat etkinliklerinin bir parçası olarak, Shakespeare'in eserleri 37 ayrı dilde sahneye konuldu ve "Globe to Globe" adlı bir festival düzenlendi. Festivalde Türkiye'yi Oyun Atölyesi temsil etti, "Antonius ile Kleopatra"yı sahneledi.

Keşke olanaklarımız olsaydı da gidip Shakespeare'i kendi tiyatrosunda izleyebilseydik!

Olmadı, gidemedik, izleyemedik.

SİYASAL OLAYLAR İKİNCİ PLANDA

Bilirsiniz elbette, Shakespeare'in konusunu Roma tarihinden aldığı üç oyunu var: "Julius Caesar", "Coriolanus" ve "Antonius ile Kleopatra". Usta, bu üç tragedyayı aynı kaynaktan, yani Sir Thomas North'un "Plutarkhos'un Hayatlar"ı çevirisinden faydalanarak yazmış. "Antonius ile Kleopatra" tarihsel açıdan "Julius Caesar"ı doğrudan doğruya devam ettirdiği halde, havası "Coriolanus"unkinden bambaşka. Yani "Julius Caesar"ınkiyle hiçbir ilgisi yok. Çünkü bu iki oyuna hâkim olan siyasal olaylar, ele alınan tragedyada ikinci plana düşüyor, Romalı general ile Mısır Kraliçesi'nin aşkı ön plana geçiyor.

"Antonius ve Kleopatra"nın ya 1606 ya da 1607 yıllarında yazıldığının ve hemen oynandığının "tevatür" edildiğini, gel gelelim tragedyanın ancak 1623 yılında Folio baskısında yayımlandığını; Antonius ve Kleopatra ilişkisi Roma tarihinin en ünlü aşk öykülerinden biri olduğu için, Shakespeare'den önce de sonra da birçok tiyatro yazarı tarafından işlendiğini de bilgi dağarcığımızı azıcık mıncıklayarak şıpınişi anımsayalım, sonra Oyun Atölyesi yapımı "Antonius ile Kleopatra"ya geçiş yapalım.

ÇEVİRİ İYİ

Uzmanların söylediğine göre, "Antonius ve Kleopatra"yı inceleyen bütün araştırmacı/eleştirmenler, Shakespeare'in tragedyasını yere göğe konduramayıp alabildiğine överlerken, eserin şiir değeri üzerinde ayrıca durmuşlar. Oyun Atölyesi yapımı "Antonius ile Kleopatra"yı dilimize kazandıran Bülent Bozkurt, Shakespeare'in bu en güzel dramını gerek oyunun akışı içinde, hatta uzun tiratlarda ne eksik, ne fazla, ne de garipsenen sözcüklerden oluşturmuş. Eser dilimize Bülent Bozkurt sayesinde pek güzel oturmuş.

Yapıtı sahneye Kemal Aydoğan koymuş. Koyarken, oyunun planını ve yapısını esası beş perde olan aslı üstüne kurmamış. Beş perdedeki 42 tablonun 24'ü 75 satırdan kısa; hatta kimilerinin dört, altı dokuz ya da on satır olan oyunu, sahne tasarımına imza atan Bengi Günay ile el ele tutuşarak 42 kez dekor değiştirip, 42 kez perde açıp kapatarak, kısa ya da uzun duraklamalarla sahneye koymamış. Sanırım, Elizabeth çağı tiyatrosunda beylik anlamda dekor olmadığı gerçeğinden hareket etmişler, Aydoğan da tabloları hiçbir duraklama olmadan birbirinin peşi sıra sıralamış. Oyunu, nerdeyse sinema tekniğine ve bir filmin hızlı temposuna uyarak sahneye koymuş. Akışı geleneksel tiyatro anlayışından kurtarmış, çok bilinçli bir titizlikle, hatta izleyiciyi hayretler içinde bırakan bir ustalıkla planlamış.

TOLGA ÇEBİ'NİN MÜZİĞİ

Bengü Günay'ın sahneyi sembolik obje ve nesnelerle tasarlaması minimal bir anlatım sağlarken, sayesinde mekânların duygusal atmosferi de iyi betimlenmiş. Tiyatromuzun artık iyiden iyiye ustalaşmış müzik yapımcılarından Tolga Çebi'nin anlatılan öyküyle bağdaşık müzikleri, örneğin Mozart'in Don Juan operasında müziğe yüklediği işlevlere koşut bir başarı elde etmiş. Tolga Çebi'nin müziği, hiç kuşkum yok ki insan tavrını betimleyici bir özellik taşıyor. Nasıl "Don Juan"da Mozart, insanların toplum açısından küçümsenmeyecek davranışlarını açığa vuruyorsa; "Antonius ile Kleopatra"daki Tolga Çebi müziği de karakterlerin ataklıklarını, zarafetlerini, kötü kalpliliklerini, sevecenliklerini, taşkınlıklarını, nezaketlerini, hüzünlerini, yaltaklanmalarını, şehvetperestliklerini resmeder nitelikte. İrfan Varlı'nın bir-iki eleştirilecek anlayış farkı dışında ışık tasarımı da başarılı. Kostümler kimin imzasını taşıyor bilmiyorum, ama sormam gerekiyor: M.Ö 40'larda Kleopatra yüksek ökçeli ayakkabı giyer miydi acaba?

AYDOĞAN'IN TİTİZLİĞİ

"Antonius ve Kleopatra"da anlatılan öykü çok basit: Pompeius (Emre Karayel), Antonius (Haluk Bilginer))'u da Oktavius Caesar (Mert Fırat)'ı da tehdit ettiği için, Antonius Kleopatra (Zerrin Tekindor)'dan ayrılmak ve Caesar ile barışmak zorunda kalır. Bu barışı pekiştirmek için, Octavius Caesar'ın kız kardeşi Octavia ile evlenir. Ama Antonius bir süre sonra karısını bırakıp, Kleopatra'ya geri döner. O zaman Octavius Caesar ile Antonius arasında savaş başlar ve Antonius yenilir. Sonunda hem o, hem de Kleopatra kendilerini öldürürler.

Shakespeare bu basit öyküyü ballandırırken, tarihsel gerçekten nasıl ki bir adım bile uzaklaşmamaya dikkat etmişse, açıkça söylemeliyim Kemal Aydoğan da aynı dikkati göstermiş.

"KOMPRİME" SUNUM

Eserin özgün dekoru, malûm tek kent, tek ülke değildir. Dekor, Akdeniz'in bütün kıyılarını çepeçevre kapsayan Roma İmparatorluğu, yani milattan önce I. yüzyılda bilinen bütün dünyadır. Shakespeare boyuna sahne değiştirerek, seyircilerine yalnız İskenderiye ile Roma'yı değil, Messina'yı, Missenum'u, Atina'yı, Actium'u, Suriye'de bir çölü, Tyrhene denizinde bir kalyonu, sanki bir ışıldakla bir an için aydınlatarak, nasıl birbirinin peşi sıra ve baş döndürücü bir hızla göstermişse, Aydoğan da aynı yolda iz sürmüş.

"Antonius ve Kleopatra"da Shakespeare'in böylece aydınlattığı bu evren, birbirine tamamıyla aykırı, birbirine ölesiye düşman iki kutba, iki ayrı dünyaya bölünmüş: Batı ve Doğu, yani Roma ve Mısır. Roma'da siyaset ve savaş, yükselmek ve güçlü olmak hırsı, devlete ve imparatorluğa hizmet etmek ödevi ön plana gelmiş. O dönemde bir erkekler dünyasıymış Roma. Bir kadınlar dünyası olan Mısır'da ise aşk ve duygu, keyifle yaşamak, sevmek ve sevilmek isteği ön plandaymış. "Antonius ve Kleopatra"da asıl tragedya, bu iki dünyanın çatışmasından; Roma'ya bağlı kalması, İmparatorluğun buyruklarına göre davranması gereken Antonius'un Mısır kraliçesine duyduğu aşktan doğmuş ki, Oyun Atölyesi yapımı "Antonius ile Kleopatra"da bütün bunlar komprime halde izleyiciye sunulmuş.

OYUNCULUKLAR

Oyunculardan Mehmet Özbek, canlandırdığı Lepidus'u neden kalıba sokuyor bilemiyorum, ama çok boyutlu biçime büründürürse mutlak başarıya ulaşacağına inanıyorum. Muharrem Özcan'daysa belirli kas hareketleri sayesinde istenen duygu refleks olarak ortaya çıkmıyor gerçi, ama Özcan yapmacık kaçan duygulardan uzak, bilinci açık bir oyuncu örneği veriyor. Gözde Kırgız-Zeynep Alkaya-Tuğçe Karaoğlan'dan oluşan üçlü, oyuncunun teknik aracının "imgelem" olduğunu pek güzel kanıtlıyor, dolayısıyla bu üçlünün alınlarından öpmem gerekiyor. Anlatmak istediğim konsantrasyon becerileri değil sadece; Kırgız, Alkaya ve Karaoğlan yaptıklarına inandıkları için de kutlanmayı hep beraber ve ayrı ayrı hak ediyor.

Emre Karayel bu oyunda da gövdesini, sesini gayet iyi kullanmakta, dolayısıyla rolünün içsel yapısını gayet iyi yaratıyor, Pompeius'u seyirciye gereği gibi aktarabiliyor. Dışsal biçim olmadan aktörün imgelerinin ne içsel kişiliği ne de ruhu seyirciye ulaşmaz denir ya, Karayel bu gerçeği biliyor. "Antonius ile Kleopatra"da da doğru ruhsal biçimi iyi belirlediğinden içsel biçimlendirmeyi imgeye uygun öğelerle bezeyip örerek karakterin fiziksel yapısını ortaya çıkarıyor.

ONUR ÜNSAL'I PEK SEVDİM

Genç oyuncu Onur Ünsal (1985) her türlü gereksiz hareket ve jestten kendini arındırmış, rolün fiziksel yapısına gerekli biçim kesinliğine kazandırmış. Reji olanak tanımasına karşın tutumsuz, rastgele hareketlerle oyununun yapısını bozmuyor. Eros'u abartmıyor, öz denetimini yitirmiyor.

Yeteneğini bildiğim ve inandığım Evrim Alasya iradeyi denetleyebilmek gibi kolayca yapabileceği bir gerekliliği nasıl olmuş da bu oyunda savsaklamış anlayabilmiş değilim! Neden Octavia ile kendi benliği arasında benzerlikler bulmaya yönelmemiş düşündüm taşıdım işin içinden çıkamadım.

"İyi oyuncu" Mert Fırat da Caesar ile kendi kişiliği arasında hiçbir benzerlik bulamamış. Gerçeklerin dışa nasıl yansıdıklarını hiç saptamamış. Ha bir de neden saçlarını ayırıp başına yapıştırmış, anlayamadım. O dönemde bilebildiğim kadar kimsenin saçı taralı değil. Acaba Kemal Aydoğan bir Hitler çağrışımı mı yaratmak istemiş? Kostümü de baştan aşağı siyah olduğuna göre, tespitimde haklı mıyım ne!

VE HALUK BİLGİNER

Antonius'a can veren Haluk Bilginer ise (The Guardian'daki meslektaşımız ne demişse demiş, umurumda değil) dış mekanizması, fiziksel kişilendirmesi, kaslarının gevşekliği, tutumluluğu, denetimi, tonlaması, sahne üstü eylemi, büyüleyiciliği, imgelem gücü, konsantrasyonu, inancı, gerçeklik duygusu, coşku belleği, duygu düşünce alış verişi, duruma uyması, kesintisiz çizgisi, gerekli hızı ve tartımı ile seyircinin baş tacı olmayı bu kere de hak ediyor. Haluk Bilginer gibi Haluk Bilginer'ce bir Antonius yaratıyor.

... VE DE ZERRİN TEKİNDOR

Zerrin Tekindor'a gelince, Kleopatra'nın sonsuz değişiklikler içinde hiçbir zaman değişmeyen, hep aynı kalan Antonius'a olan sevgisini sahne üstünde pek güzel aktardığını öncelikle söyleyeceğim. Bu aşkın zaman zaman yırtıcı, fevkalade bencil, hatta sevdiğine zarar veren mertebede bir duygu yoğunluğuna varmasını Kleopatra'nın kendisi kadar gerçek yansılıyor. Kleopatra'nın ruh durumları, Zerrin Tekindor ile kendi ekseninde boyuna dönerek, renk renk camlardan ışıklar saçan bir fener haline dönüşüyor.

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim