http://www.aict-iatc.org/

“Tiyatro ödülleri” üzerine – ve oyumu kimlere niye veremeyeceğime dair...

Sezon değerlendirmesi – 1

"Tiyatro ödülleri" üzerine – ve oyumu kimlere niye veremeyeceğime dair...

Robert Schild

Tam da sezonun genel bir oyun değerlendirmesini yazmaya hazırlanmışken Dostlar Tiyatrosu'nun yeni mekânı Ali Paşa Hanı'nda sahnelenmeye başlanan "Yaşamaya Dair" oyunu prömiyeri daveti geldi. Tadı halen damağımda kalmış o olağanüstü Tülay Günal / Genco Erkal birlikteliğini Brecht'den sonra şimdi de Nazım ile yeniden yaşama olanağı, bana sezonun yetmişinci oyunumu izlettirirken, beğeni dağarcığımda tam anlamıyla "zirve" yaptı..! Ne var ki oyundan çıktığımda aldı beni bir düşünce – ve ardından, kendisi de "Direklerarası Tiyatro Ödülleri" Seçici Kurulu üyesi olan eşim ile başladı bir tartışma!!

Nazım Hikmet'in Bursa Cezaevi'nden eşine yazdığı mektuplarıyla ömür boyu sürmüş (maddi/manevi) tutsaklığını konu edinen en etkili şiirlerinin yer aldığı ve dramaturjisi, sunuluşu, müziği, sahne, giysi ve ışık tasarımları o denli olağanüstü biçimde kotarılmış olan bu oyun eğer bir ay kadar önce sahnelenmeye başlamış olsaydı, İstanbul'daki (artık özlemi duyulmayan!) tüm tiyatro ödüllerinin tümünü toplar mıydı acaba?

Bu ödüller, ister bizzat tiyatro emekçisi, akademisyeni, eleştirmeni olsun, ister beyazperde oyuncusu ile yönetmeni, veya bankacı, işadamı, hekim, emekli, yoksa "halk jürisi" üyesi olsun – artık kimlerce olursa olsun, niye (ve neden?!?) veriliyor? Acaba her tiyatrocuya koşulsuz biçimde verilmeli mi? X veya Y hanıma/beye A jürisi tarafınca iki hafta önce ödül verilmemişse, acaba B jürisi bu kez bu kişiyi dikkate alsın mı? A ve B jürisinde aynı üyeler olsun mu / olabilir mi? Bu sezonun sonunda görülmüş bazı uygulamalar karşısında ve kimi yayın ortamlarında dile getirilmiş olan eleştirilerin ışığında birtakım tiyatrocular acaba bu tür ödül uygulamalarından kendilerini soyutlayacaklar mı? Bazı ciddi kurumlar "Bu durumda ödüllerimizi geçici olarak askıya alıyoruz" diyebilir mi?

Şurası kesindir ki, 2012/2013 tiyatro sezonunu konu alan tiyatro ödüllerinde ilginç bir çoğalma olmuştur. Neredeyse bölünen amibler gibi, bazı ödül kurumlarının –üyeleri arasında yaşanmış kimi fikir ayrılıkları/tartışmalar sonucu– yeni kurumlar doğurduğu görüldü. Bazı dergi ve dernekler, "kendi" ödüllerini oluşturdu. Dolayısıyla bir "ödül furyası", bundan doğan bir "magazinleşme" – ve her halükârda (kendi kanımca; bunu paylaşmayabilirsiniz!) yalın tiyatro bilincinden bir çeşit uzaklaşma görüldü. Şimdi de söyleyeceklerime katılmayanlar af buyursun – her nasıl ki bazı (ödenekli) tiyatrolarda sezon içinde sunulan çok sayıda oyun ile nitelikten niceliğe doğru bir düşüş görülmüşse, ödül kurumlarının çoğalmasıyla da benzer çekinceler doğabilir...

Eleştirmen orlarak burada ne yazarsak yazalım, asıl önemli olan tabii ki tiyatrocuların bu sağlıksız gelişime takındıkları tutumdur. Onu şu anda değerlendirebilir miyiz, bilemiyorum – bunu zaman gösterecektir; ancak şurası bugünden kesindir ki, çığ gibi artmış olan "seçici kurul" (jüri) üye sayısı, özellikle küçük (30-50 seyirci koltuklu) tiyatroların gelir durumunu olumsuz şekilde etkiliyor... Bunun tek çaresi, adıyla (ve maliyeti yüksek ödül töreni resepsiyonlarıyla) öne çıkan nice kurumun, jüri üyelerinin bilet ederlerini karşılamasıdır.

"Seçici Kurul Üyesi" olmanın, belirli bir ayrıcalık taşıdığı kuşku götürmez. Bu satırların yazarı, 2012/2013 sezonunda dergimiz tarafınca bu konuda kesintisiz olarak onuncu yıldır görevlendirilmiş olmaktan özel bir onur duymakta – ancak böyle bir görevin zorluğu ve sorumluluğu da yadsınamaz..! "En azı altmış oyun görmüş" olmanın yanı sıra, kararlarını kapalı oturumlarda tartışmak veya "gizli" oy vermekten öte, tiyatro camiası için (halen?!) böylesine önemli karaların şeffaf ve gerekçeli olarak vermek/verebilmektir, asıl önemli olan... Bu bağlamda, Afife Jale Tiyatro Ödülleri'nin verilmesinden önceki Cumartesi günü Hürriyet Gazetesi'nin "Keyif" dergisinde yayımlanacak "Türkiye'nin en iyi tiyatro eleştirmenleri"nin (!) tahmin ve kişisel değerlendirmelerine davet edilmiş olmam üzerine, bu nazik teklifi sunmuş değerli gazeteci kardeşime teşekkür ederek, dergimiz ödüllerinin sonbahar aylarında açıklandığını anımsatmış ve şu anda –hele gerekçe sunmadan– bir beyanda bulunamayacağımı söylemiştim... Keza, bundan birkaç yıl önce Afife Jale Ödülleri Yönetimi'nden almış olduğum gurur verici çağrıyı da, iki ayrı jüride üye olamayacağımı belirterek kabul edemedim.

Hazır bu konuya değinmişken, bazı önemli kurumların seçici kurullarında sezon içinde kimi tiyatrolarda aktif olarak yer alan oyuncu ve yönetmenlerin bulunduğunu yadırgadığımı belirtmem gerekiyor... Bazı kurullarda üye sayısının yarısından fazlasını (!) oluşturan bu sanatçılar her ne kadar bizzat katıldıkları oyunlar için oy vermiyorlarsa da, kimi dostlukların bu meclisdeki tarafsızlığa gölge düşürebileceği çekincesi akla gelmiyor mu? Kaldı ki, bu sanatçıların o sezonda yer aldıkları yapımlarla üye oldukları kurumun ödüllerine aday olmaları da böylece olanak dışı kalıyor..!

Bir seçici kurul üyesi hangi dürtülerine göre oy verir? Bu sorunun yanıtı tabii ki kişiden kişiye farklılık gösterir – ancak madem ki ödüller sorunsalı burada "kâğıda" yatırılmışsa, bırakınız bu satırların yazarı bu konudaki düşüncelerini de klavyenin "yüksek ses"lerine teslim etsin! Efendim, bir sanatçıyı ödüllendirmek için bana göre en önde gelen gerekçe, hiç kuşkusuz bir oyunda göstermiş olduğu üstün başarımdır – ancak kendi kanımca bu olgunun ustalıktan kaynaklanmasından daha önemlisi, sahnelere yeni gelmiş bir sanatçıda bulunması/görülmesidir... Hemen anlamışsınızdır ki naçiz değerlendirmemde sanatçıyı, edinmiş/içinde bulunduğu konumunda "kanıtlamak"tan çok, "özendirmek" önde geliyor! Geçtiğimiz yıllarda dergimizde yayımlanmış olan bazı "gerekçeli kararlar"ımda, ayrıca Tiyatro Eleştirmenler Birliği'ne her yıl ilettiğim "gizli" oylarımda bunun izdüşümü bulunur – ve bu yılın ödülleri için aklımdan geçen isimler de aynı dürtünün birer sonucu olacaktır...

"dot" adında bir tiyatromuz da var...

Gelelim şimdi bu yıl ödül veremeyeceğim bir tiyatro topluluğuna. Bu derginin arşivlerinde de bulunur – 2005/2006 sezonunda perdelerini açmış olmalarından bugüne kadar Tiyatro dot'un sekiz dönem boyunca sahnelediği yirmiyi aşkın oyununun hemen tümüne eleştiri yazmış ve birçoğunda değişik ödül kategorileri için oy vererek, bazılarında da ödül almalarına katkıda bulunabilmiştim... Ne yazık ki tiyatronun yöneticileri, katılamadığım ancak kendilerine göre haklı nedenlerle bundan birkaç yıl önce ödül uygulamamızın dışında kalmayı yeğlemiş ve işte bu nedenle de bu topluluk halen değerlendirmemin dışında kalmaktadır.

Oysa ki dot 2012/2013 sezonunun "en çalışkan" tiyatrosu olarak anılacaktır – üç ayrı mekânda, toplam 17 sanatçının rol aldığı dört ayrı oyun sahnelerken, sanırım etkinliklerini İstanbul'da en erken (Eylül sonu) başlayıp en geç (Mayıs sonu) bitiren tiyatrodur... Bu sezonun oyunlarına bakıldığında, dot'un genç üyelerinin en iyi yönetmen ("Sarı Ay" ile Pınar Töre); en iyi kadın oyuncu ("Altın Ejderha"da Ece Dizdar); en iyi oyun yazarı ("İki Kişilik Bir Oyun" ile Aslı Mertan); en iyi çeviri/uyarlama ("Yüksek" ile Tuğrul Tülek); en iyi ışık tasarımı ("Yüksek" ile Kemal Yiğitcan) ve en iyi koreografi/hareket tasarımı ("Sarı Ay" ile Tan Temel/Pınar Töre ve "Yüksek" ile Tan Temel) gibi ödüllere layık görülmüş olabilecekleri rahatlıkla söylenebilir...

Son olarak izlediğim "Yüksek", İngiliz yazar Ali(stair) Taylor'un 2008'de bir yarışmada ödül almış ve ardından Londra Soho Theatre'de sahnelenmiş olan ikinci oyunu "Overspill"in bir uyarlamasıdır. İngiltere basınında çok iyi eleştiriler almış bu oyun, üç genç kafadarın bir gece Londra'nın barlarında içip eğlenirken, ani bir patlamalar zinciri karşısında şüpheli olarak tutuklanmaları ile sonlanır... İşte bu "basit öykü"yü Tuğrul Tülek dilimize kazandırıp olayları Beyoğlu'na taşırken, çocukluktan arkadaş olan Baron, Pıt ve Çakı'nın günümüzün sokak/genç argosuyla nasıl konuştuklarını, girip çıktıkları mekânlarda, yaşadıkları olaylara ne şekilde tepki gösterdiklerini anlatır. Oyunu öne çıkaran, dot'dan artık alışık olduğumuz başdöndürücü devingenliğinin yanı sıra, pürüzsüz biçimde dilimize ve İstanbul ortamına uyarlanmış olmasıdır – o kadar ki, birçok izleyici kısaltılmış şekliyle "Ali" olarak yazılan adından oyun yazarını Türk olarak görür!

"İki Kişilik Bir Oyun"u konuk olarak yöneten Bülent Erkmen'in dışında, dot'un daha önceki yapımlarında oyuncu, çevirmen ve yönetmen olarak karşımıza çıkmış olan Pınar Töre, Tuğrul Tülek ve Salih Serkanoğlu'nun bu yıl kotardıkları üç oyun ile dot'un asıl harcını, gerçek çekirdeğini oluşturan "yeni" ekip sayılıyor bence – ve eminim ki, çağdaş Türk tiyatrosunun yeni oluşmuş kuşağını temsil eden bu gençler önümüzdeki bir-iki sezon içinde kendi özgün oyunlarını da yazmış olacaklardır.

Öte yandan, bu dört oyunun hiç birine hiç bir tiyatro ödülünün isabet etmemiş olması, dahası dot'un hiç bir üyesinin hiç bir seçici kurulun hemen hiç bir aday listesinde de yer almamış olması, gerçekten düşündürücüdür – ancak kimin adına, onu sizlere bırakıyorum..!

... ve geleceğin mizah yıldızı olabilecek bir sahne sanatçımız...

Yukarıda belirtmiş olduğum gibi, dot'un sanatçılarına oy veremeyişimin nedeni bana bağlı olmazken, diğer bir genç tiyatrocuyu, üstelik son iki yıldır nomine edemeyişim kesinlikle benim ihmalimdir! Daha 2008 yılında izlemeye başladığım Merve Engin'i (Akbank Genç Kuşak Tiyatrosu'nda "Salvator Dali İçimi Isıtıyor" ve "Ben Patronum" gibi) bazı oyunlardaki küçük rolleriyle ancak "bilinçaltı" olarak algılamış, 2011 yılında ilk tek kişilik oyunu "Kıyıya Oturmanın Böylesi" ile farkına varmış ve diğer başarılı bir "resitali" olan "Sinekler Sevişirken"de alkışlamıştım. Aynı sezonda sergilediği "Kaplumbağalar Şişmanlamaz Çünkü Kabukları Var" başlıklı üçüncü tek kişilik oyununu ne yazık ki kıl payı kaçırdım – ve bu başarımını ancak ikinci sezonunda izleyebildiğim için, 2011/2012 değerlendirme dönemini yitirdim!

Talimhane Tiyatrosu kökenli Engin'in 2012/2013 döneminde "kolektif" çalışmalarından Tiyatro Hal'deki "Beyaz Yaka" rolüne de yetişemedim, onu ancak BuluTiyatro'daki "Nerede Kalmıştık" oyunundaki katkısıyla "intihar mı, cinayet mi?" başlıklı dördüncü tek kişilik çalışmasında, onu da oyun henüz tam oturmamışken izleyebildim...

Bu satırları yazmamın amacı, gecikmiş bir "mea culpa" belirtmekten çok, kısmen "gölgede kalmış" çok değerli bir oyuncuya dikkat çekmektir. Merve Engin'in adını "KIT-OT-BOY" olarak kısalttığı ilk bireysel oyunu, Commedia dell'Arte tiyatrosunun bir alt türü olan tek kişilik "Commedia Gabriellina"nın ülkemizdeki ilk örneği olsa gerek... Bu yenilikçi tiyatrocu burada toplam 12 değişik karakteri canlandırırken, Cd'A ekolünün doğaçlama tekniğini izleyiciler ile paslaşmasına dayandırıyor ve oyunun konusu/metni, buradaki karşılıklı özyapı etkileşimlerinden besleniyor. İşte burada sahnedeki tek kişinin hazırcevap, yaratıcı ve her şeyden önce ince bir espri anlayışına sahip olması gerekir ki, Engin'de tüm bu özellikler hemen göze çarpıyor. Hocası Antonio Fava'nın süpervizörlüğünde ve kısmen sağlamış olduğu maskelerin de kullanımıyla bu oyunu üçüncü sezonunda da başarıya sürdürmesini bilmiş kendisi – ancak kanımca sahnelerde halen yeterli sıklıkta görülmüyor... Bu oyunun yanı sıra, ikinci gösterim sezonunu da tamamlamış olan "Kaplumbağalar Şişmanlamaz..." benzer bir yöntem izlerken, konu daha çok cinsellik ve çekicilik üzerine kurulmuş: Pijama ve terlikleriyle karşımızdaki koltuğa kurulmuş genç kız sürekli olarak bir şeyler atıştırırken bir yandan sevgilisinden ayrılma travması ile baş etmeye çalışıyor, öte yandan cinsel/ailevi/toplumsal kaygılarını eleştirel ve mizahi bir dille bizlerle paylaşıyor...

Kuşku yoktur ki Merve Engin diğer tek kişilik oyunlarda (Mine Söğüt'ün kendi öyküsünden uyarlayıp yönettiği "Sinekler Sevişirken" ile Evrim Yağbasan'ın yazıp yönettiği "intihar mı, cinayet mi?" ) ensest ve aldatılma gibi kadın sorunlarını işlerken de izleyicileri ile bütünleşiyor – ancak kişisel görüşüme göre, kendisinde sezinlediğim gözlemleyici, ince, ironik, zeki (yani, Fransızca "esprit" karşılığı olan "nükte" dolu) mizahı, onu aslında birinci sınıf bir kabare sanatçısı yapabilir... Ah, keşke Merve kardeşimiz aynı tel çalan birkaç arkadaş daha bulup, Türk tiyatrosunun Haldun Taner'den beri özlemini çektiği nitelikli bir kabare tiyatrosu kurabilse..! – Kendisine buradan "yolun açık olsun" demek haddime düşmez elbet; yeteneği bunu en iyi şekilde değerlendireceğinden ise eminim...

Robert Schild

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim