http://www.aict-iatc.org/

Sahnelerimizde "erkek" kadınlar ve "kadın" erkekler

Erkeklerin kadın kılığına, kadınların ise erkek rolüne girdiklerini, belki de gerçek hayattan daha sık olarak yazın, opera, tiyatro yapıtlarında ve beyaz perdede görmüşüzdür... Geniş halk kitleleri böyle rol değişimlerini "Mrs.Doubtfire" (Robin Williams), "Tootsie" (Dustin Hoffman) veya "Mr.Dobbs" (Glenn Close") ile "Yentl" (Barbara Streisand) gibi popüler filmlerden anımsayacaktır. Yazın dünyasında daha çok Gotik edebiyatta göze çarpan bu tür uygulamalar, tiyatroda ağırlıklı olarak Shakespeare'de görülür (ilk akla gelenler "Venedik Taciri"ndeki Portia veya "Beğendiğiniz Gibi"de Rosalind'dir) – ve bu arada, tabii ki Türk halk tiyatrosunda zenne olgusu gözardı edilmemeli..!

Gerçek yaşamda kadınların erkek, erkeklerin ise kadın "gibi yapmaları"nın çeşitli kişisel nedenleri vardır kuşkusuz, örneğin bir zamanlar askere gidebilmek (!) için veya günümüzde daha çok cinsel/özdeksel dürtülerle. – Sahne sanatlarında ise bu yöntemin uygulanması şu ana nedenlere bağlı olabilir:

1) Bazı uluslarda ve/veya dönemlerde kadınların sahneye çıkmasının yasak olması...

2) Oyunun konusu gereği, öyküye belirli bir gerilim kazandırabilmek uğuna...

3) Güldürü öğesini ortaya çıkarmak amacıyla...

4) Günümüzdeki belirli uyumsuzlukların altını çizmek üzere "absürd tiyatro" geleneği doğrultusunda...

...ancak bazen de yukarıdaki 2. veya 3. nedenle girişilmiş bu rol değişiminin kendisi dahi başlı başına "absürd" kaçabilir..!!

Tragoidia...

Bu yıl gözüme özellikle çarpmış bir rastlantı mıdıracaba – son bir-iki aydır İstanbul sahnelerinde izlemiş olduğum tiyatro yapımlarında bu türden birçok örneklere rastladım. Aralarında beni en çok etkilemiş olanıyla başlayalım; bir "Altından Sonra Yapımı" olarak Ebru Nihan Celkan'ın kaleminden gelme, Sumru Yavrucuk'un yönetip rol aldığı "Kimsenin Ölmediği Bir Günün Akşamı"yla... Bu başarılı tek kişilik oyun hakkında (Dergi'miz de dahil olmak üzere) çok yazılıp söylendiğinden, burada sadece kısa bir değerlendirme ile yetinerek Yavrucuk'un bu oyundaki sahne performansını, örneğin bir Fazıl Say resitaline benzetmek istiyorum... DT'nin bu önemli sanatçısı ile gene olağanüstü bir "resital"de (Dario Fo'nun "İki Kadın"ında) tanışmış, başarılı bir "oda orkestrası"nda (M.McDonagh'ın "Leenane'nin Güzellik Kraçilesi") belleklerden çıkmayacak bir "solist" olarak alkışlamış, daha sonra ise (Shakespeare'nin "Bahar Noktası"nda) çok kötü bir "büyük orkestra konseri"nin içinde kaybolduğunu üzülerek izlemiştim – bugün ise bu son yorumuyla otuz yıllık başarılı sahne kariyerinin (şimdilik?) zirvesindedir! Fazıl Say örneğini vermemin nedeni ise, bu üretken sanatçımızın nice bestelerinden ziyade, piyano yorumlarını daha çok beğenmemdendir: Kanımca sevgili/yetenekli Celkan'ın bu kez çok çarpıcı bulmadığım metniyle bedeni, makyajı, mimikleri, sesi ve devinimleriyle öylesine kanatlanıyor ki Sumru Yavrucuk, Thespis'in arabasını göklere uçuruyor adeta... Cinsel alegorileriyle, çırpınmalarıyla ve –anladığım kadarıyla– çoğu akşam sergilediği doğaçlamalarıyla izleyicilerini olağanüstü bir tragedya ile karşı karşıya bırakıyor bu kadın kılığına bürünmüş erkek rolündeki kadın!

Komoidia...

Gelelim cinsiyet değiştirmelerine daha çok uygun düşen güldürülere... Sahnelerimizde onlardan da var kuşkusuz – örneğin, Moira Buffini'nin Devlet Tiyatrosu'nda bu yıl sergilenmeye başlanan "Sessizlik" oyunu gibi. Buffini, birkaç yıl önce Tiyatro Stüdyosu'nun sunduğu kara komedisi "Şölen" ile hafızalarımızda yer etmiş veya geçtiğimiz sezon Mehmet Birkiye'nin Kenter Tiyatrosu'nda yönettiği, "Ölümüne" adıyla Rus yazar Nikalai Erdman'dan uyarlamış olduğu güldürüsüyle... Anlaşılan Birkiye Buffini'yi pek sevmiş olacak ki daha eski bir oyunu olan, İngiltere tarihinde "Dark Ages" (karanlık çağ) olarak bilinen 11. yüzyılda geçen yarı gerçek - yarı kurgusal "Silence"ini sahnelerimize getirmeyi yeğlemiş. Buradaki gerçek karakterler, döneminin İngiltere Kralı Aethelred ile daha sonra evleneceği Normandiya Prensesi Ymma, kurgusal olanlar ise kralın yaveri Eadric, papaz Roger ile oyunun konusuna uygun olarak, Ymma ile evlendirilen 14 yaşındaki Cumbria Lordu Silence'dir... Bu kanlı-canlı, yüksek devinimli kara güldürüye asıl gerilimini kazandıran olgu ise, Silence'in aslında bir kız olduğunu bilmemesiyle, bu şaşırtıcı gerçeği Ymma ile gerdeğe girdiğinde fark etmesidir – ve işte buyrun size, yarı Şarlo'vari - yarı Shakespaersel bir güldürü! Genç çift bu gizi aralarında saklayıp Lord'un kuzeyde bulunan ülkesi Cumbria'ya doğru yola çıkar. Bu tehlikeli araba yolculuğu boyunca onlara Peder Roger (Süleyman Atanısev), Ymma'nın hizmetçisi Agnes (Nimet İyigün) ve kaba-saba Eadric (Savaş Özdemir) refakat ederken, oyunda akli dengesi bozuk olarak gösterilen (?) Kral Aethelred (Münir Can Cindoruk) de peşlerine takılır. Tüm oyuncuların, ancak en başta komedi dünyasına coşkuyla "hoşgeldin!" demek istediğim S.Atanısev'in başarı gösterdiği oyunun asıl ağırlığı ise hiç kuşkusuz Ymma Oya Okar'ın yanı sıra en başta "erkek" Silence rolündeki Funda Eryiğit'dedir ki, bu çok başarılı performansıyla DT ve genel olarak Türk Tiyatrosu yeni bir sahne yıldızına kavuşuyor olabilir..! (Taşıdığı çarmıhıyla sağa sola koşuşturan İsa heykeli gibi keyifli öğeler de içeren oyunun diğer ilginç bir özelliği, "koro" olarak adlandırılan sekiz kişilik bir oyuncu ekibinin, elleri ve dizleri üzerinde başdöndürücü bir hız ile hareket ederek sahne dekorlarını değiştirip yere dökülen kusmuk, kan ve suları hemen silip süpürmeleridir – ki bu tür devinimler, bana üç sezon önce gene DT'sında sergilenmiş "İmparatorluk Kuranlar"daki "şümürz"leri anımsattı!).

Spiritus...

Gelelim erkek-kadın rollerinin karmakarışık olarak sunulduğu diğer bir güldürüye. Ne var ki, Almanya'nın en önemli oyun yazarlarından Ronald Schimmelpfennig'in kaleminden gelme "Altın Ejederha" için "komik"ten ziyade "espritüel" tanımını getirebiliriz, bu sözcüğün Fransızca anlamıyla: "zeki", nüktedan" veya "hiciv" dolu... Batı Avrupa'nın her hangi bir ülkesinde, oyunun adını taşıyan ve Uzak Doğu lezzetleri sunmakta olan restoranda çalışan beş kişi arasında bulunan genç mutfak yamağı, kayıt dışı bir işçidir. Günün birinde dişi iltihaplanır. Ülkede kaçak olarak da yaşadığından, diş kliniğine gidemez. Çare? Mutfaktaki arkadaşları, kendi ilkel yöntemleriyle dişini çekerler – ve bu diş, havada uçuşmasının ardından restoranın üst katlarının bir dairesinde oturup "Altın Ejderha"da sık sık yemek yiyen iki hostesin az sonra ısmarladıkları çorbaların birinden çıkıverir! Derken, aynı binada yaşamakta olan değişik kişilerle tanışırız – çatı katındaki genç çift ile bir aşağı katta oturan kadın ve çizgili gömlekli erkek arkadaşıyla veya erkeklere genç kızlar ayarlayan bakkal ile... Apartmanın farklı katlarında oturan ve tamamen farklı yaşamlar sürdüren komşuların hemen hiç biri, diğerini tanımıyor – her ne kadar bu acımasız dünyada kaderleri arasında çeşitli benzerlikler ve kesişmeler olabilse de... Bu arada akla gelebilecek bir rastlantı, dişi çekilen mutfak yamağının Çin'deki aile ocağından Avrupa'ya kaçmış olan ve onu aramak için buraya geldiği kız kardeşinin, üst katta oturan bakkal tarafınca erkeklere peşkeş çektirilen seks kölesi olabilmesidir – ve bunu da Schimmelpfennig, değişik bir la Fontaine öyküsü yorumuna bağlıyor: Kış bastırdığında kapısına dayandığı Ağustos böceğini buyur eden karınca, onu içeriye almasına karşın ölümüne sömürmeye koyulur..! İşte böylesine erkeklere satılıyor Çinli genç kız gaddar bakkal tarafınca (simgesel, dar anlamda) – veya (küresel, geniş anlamda) böylesine sömürülüyor kaçak işçiler, acımasız Avrupalı işverenlerce... Genç yönetmen Serkan Salihoğlu'nun rahatsız etme sınırını aşmayan bir hız ile kotardığı oyunda Ronald Schimmelpfennig, sayıları otuzu geçen sahnede devinen yirmiye yakın (kadın/erkek, genç/yaşlı) kişinin rolünü beş oyuncuya dağıtmış: Şöyle ki, Ece Dizdar örneğin genç Çinliyi ve çizgili gömlekli genci, Enis Arıkan ve Saim Karakale örneğin iki hostesi, Deniz Türkali genç ciftin erkeği, Köksal Engür ise kızını (gene, örneğin!) canladırıyor – ve ayrıca her biri, Çin-Thai-Vietnam lokantasının mutfak/servis personelini... Tabii ki bu bağlamda dikişsizce gelişen rol değişimi, Brecht'sel yabancılaştırma etmenini tam isabet onikiden vuruyor – oyuncuların aynı zamanda kendi rollerinin anlatıclıarı olarak karşımıza çıkmalarıyl birlikte!

Şimdi de "Altın Ejederha"nın bulunduğu (herhangi bir) batı Avrupa ülkesinden, Cihangir'imize uzanalım... Sabahları 17 TL'ye kahvaltının, akşamları da bir kadeh viski'nin 35 TL'ye sunulduğu bir kafenin önündeyiz. En sadık müşterisi "hemen üst katında" oturan "yaşlı ama genç ruhlu adam", olası bir müdavim adayıysa, bu mahalleye yeni taşınmış "yalnız bir kadın"... "Kafenin hemen aşağısında modern bir apartman dairesi, en üstün bir altı"nda oturanlar ise, gündüzleri çalışan, her akşam elinde kumanda TV'nin karşısına geçen ince kravatlı adam ile eşi. Sürekli olarak yemek pişiren bu kadını, gene aynı mahallede oturan ünlü, ancak şu anda işsiz oyuncu rolünü de üstlenmiş Fatih Sevdi canlandırıyor, adamı ise mahalleye yeni taşınmış yalnız kadın olarak da izlediğimiz Zuhal Gencer Erkaya... İşsiz oyuncunun sevgilisi ise mahalleye yeni taşınmış yalnız kadının kedisi "gibi yapan", oyunun yazar ve yönetmeni Aslıhan Erguvan'dır ve bu şirin ev kedisine de kur (gibi!) yapan sokak kedisi ise, az önce yaşlı ama genç ruhlu adam rolünde görünen Nail Kırmızıgül! Bu yetenekli dört oyuncunun dördü de "gibi"leri çok da iyi "yaptıkları" "Lulabay"ın alt başlığı "bir cihangir hikâyesi" – ve italik olarak basılmış tüm sözcükler, oyunun tanıtım yazısından alınmadır... Yeni kurulmuş Tiyatro Pangar'ın bu taptaze, şipşirin oyununun tanıtımında ayrıca "Birbirine teğet geçen, ama bir türlü değmeyen hayatlar.." deniyor – ve bu da bir çağrışım yapmıyor mu sizlere? Gene "esprit" dolu, gene başarılı bir beden diliyle kotarılmış, gene sahne geçişleri pürüzsüz ve ustalıklı, yabancılaştırma dozu sağlıklı ve gülümseten bir oyun – sağda/solda, Beyoğlu'nda/Elmadağ'da, şimdi de "devletlû-Inishmorelu Cevahir"de bile oluk oluk akan kanlardan, ağızlardan fışkıran kusmuklardan, kötülük ve kıyımlardan sonra ilaç gibi geliyor... Ancak, itiraf etmeden duramıyorum – altmış beş dakikalık "Lulabay"ın ikinci yarısının ortalarına doğru oyun içi benzerlikler/tekrarlar başgöstermeye başladı; oysa ki değişik devinimler, çarpıcı iletiler ve düşündürücü mesellerle dolu bir buçuk saatlik "Altın Ejderha", pek hissettirmeden "yutmuştu" beni..!

Cacophonia...

Mehmet Murat İldan'ın 2000 yılında ödül almış, kendi tanımlamasıyla "eleştirel bir komedi" olan "Büyünün Gözleri"nde de iki kadın, iki ayrı erkeği canlandırıyor... Hülya Karakaş'ın yönettiği İBBŞT'nin bu yeni yapımı, sıfırı tüketmiş kont Monteverdi'nin çirkin kızını varlıklı bir tüccar ile evlenmesini sağlamak için büyüye başvurmasının öyküsünü anlatıyor. Oyunun ilk sahnesinde uşağı Pellicio, kontu büyücü Metastasio'ya götürecek. Nazan Yatgın'ın canlandırdığı Pellicio'ya diyecek yok – bu rol için (nedense) bir kadın oyuncuyu uygun görmüşlerse de, erkek giysilerinin içinde olmasıyla gerçek cinsiyeti ancak sesinden anlaşılabiliyor... Büyücünün rolünü üstlenmiş olan Hülya Karakaş ise, karşımıza tüm görünümüyle bir kadın olarak çıkıyor – o halde ya adını Metastasio'dan Metastasia'ya çevirselerdi, veya kendisini kıyafeti ve görünümüyle bir erkeğe..! Bundan öte, aynı dönemde yaşamış aynı isimli ünlü İtalyan opera bestecisi ile hiç bir ilgisi olmamakla birlikte, kontun adını niye Monteverdi olarak koymuş oyunun yazarı? Kulağa hoş gelen başka bir İtalyan isim olmadığından mı, yoksa nedenini anlayamadığım bir çağrışımı sağlamak için mi? 16. yüzyılda geçen bir öyküye sahne müziği olarak acaba niye günümüzün başarılı topluluğu BabaZula'nın rap ezgileri yakıştırılmış ve ona göre dans sekansları da kullanılıyor? Keza, oyun başlarken gösterilen çizgi filmvari video görüntüleri veya bir yandan dönemine uygun, ancak aynı zamanda minimalist bir dozajda tutulan sahne tasarımı da benim için birazcık uyumsuz kaçıyor, açıkcası... Oyunun yazarı kendi web blog'unda, commedia dell'Arte türüne öykünen bu çalışmasından söz ederken, ana iletisi olarak "dürüstlük, en iyi seçenektir!" savını getiriyor – ve bu bağlamda, yukarıda değinmiş olduğum, benim için "gönülsüz bir absürdite"nin kıyılarında dolaşan bu uygulamalar yumağını ne kavradığımı ne de benimsediğimi, şaşkın ve dürüst bir şekilde dile getirmeliyim...

Post scriptum...

Sahnesindeki bir elektrik arızası yüzünden, bu yazıyı kaleme almış olduktan sonra izleyebildiğim "Kurabiye Ev" oyununa hakkını verecek bir irdelemeyi kaleme almaya yetişemedim... Ancak şunu hemen, altını çize çize belirtmek istiyorum: Genç yönetmen Serkan Üstüner, geçtiğimiz sezon gene Tiyatro Yanetki adına sahneye koymuş olan (ve Dergi'mizde de övgüyle sözünü ettiğim) "Yalnız Batı"yı bile gölgede bırakacak olağanüstü başarılı bir iş cıkarmış. ABD'li yazar Mark Schultz'un, tüketim tuzağına düşmüş insanların bu dürtü uğruna tüm değerlerinden nasıl da ödün verebileceklerini anlatan bu absürd komedide, bence bir oyunda aranacak her şey var: Kuvvetli/düşündürücü iletiler; saat gibi çalışan, devingenliği tam kıvamında bir yönetim; pürüzsüz bir mekân/dekor kullanımı; özgün olmasa da, her bir parçası "cuk" gibi oturan sahne müziği – ve son derece başarılı oyunculuklar... "Yalnız Batı"da alkışladığım Deniz Karaoğlu / Faruk Barman ikilisinin dört dörtlük performansına son yılın taze sahne yeteneği Pınar Çağlar Gençtürk kendi özel oyun gücünü katmakla, tüm ekip (yan roller bile) gerçekten keyifli bir seyirlik sunuyor. Ne yazık ki sadece 30-35 izleyicinin yer alabildiği Şişhane Asmalı Sahne'de Çarşamba günleri sahnelenen bu alçak gönüllü yapım, yılın en başarılı oyunları arasında yer alıyor kanımca...

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi, Mart 2013

Robert Schild

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim