http://www.aict-iatc.org/

"TRENDY"/ "COOL" VE "PÜRİST"/ ALÇAK GÖNÜLLÜ TİYATROLAR

Anladığım kadarıyla sadece sinema ve dizilerde "oynamayıp", aynı zamanda "okuyan" Şebnem Hassanisoughi, 19 Ekim 2012 tarihli "Radikal Kitap"taki Rose Wyman'ın Stanislavski kitabı tanıtımına "Türkiye'de oyunculuk her gün daha çok arzulanan bir meslek haline geliyor" savıyla başlayarak, yazısını şöyle sürdürüyor: "Oyuncuların, oyunculuk okullarının sayısı artıyor; yeni tiyatrolar kuruluyor, bu tiyatroların oyunlarını yönetecek kişilere duyulan ihtiyaçla yeni yönetmenler doğuyor."

Tüm bunlardan "renkli, heyecanlı, yeniliklere hevesli bir tiyatro ortamı..." sonucunu çıkaran bu genç (tiyatro) oyuncu(su adayı?) aslında çok haklı – ve bu saptamalarıyla başlıkları çok güzel oturtmuş... Yenilikçi yazarların oyunlarıyla küçük mekânlarda 40-50 kişiyi geçmeyen seyirci kitlelerine ulaşmaya koyulmuş yürekli kumpanyaların temelini attığı bu güzel ortamın, ülkemiz tiyatrosunun "yeniden doğuşu" olduğunu 2005 yılından bu yana dile getiren bir tiyatro izleyicisi olarak, konuyu bugün değişik açılardan değerlendirmek istedim.

1) Maddi açıdan: Girişimci tiyatro sanatçılarının bağımsız bir kumpanya kurmaları için veya yeni yapımlarının finansmanını sağlamak üzere, üç ana seçenekten söz edebiliriz. Bunlar, a) kişisel özveri (örn. TV dizilerinden/reklamlardan sağlanan kendi gelirlerinin bu amaca yönlendirilmesi) ve/veya b) sponsorlukların sağlanması ve/veya c) tiyatro konusuyla ilgili çalışmalardan gelir getiren faaliyetlerdir.

2) Devamlılık açısından: Bu üç kaynaktan a) ve b)'nin "nefeslerinin" nereye kadar yeteceği, ciddi birer çekincedir aslında... Üçüncü olası kaynağı oluşturan eğitim girişimlerinin devamlılığı ise, bu tür "oyunculuk okulları" veya "oyun yazma" gibi workshopların niteliği ile orantılı olduğu kadar, bu konudaki arz/talep dengesiyle de yakından ilintilidir. "Dizi furyasının" zirvesine ne zaman ulaşacağı ve dolayısıyla oyunculuk mesleğinin şu sıralardaki "cazibesinin" daha ne kadar süreceği belli değil... İşte tüm bu nedenlerden dolayı, bazı çok başarılı tiyatro kumpanyalarının beğenilen yapımlarını bir-iki sezon sonra tatil etmiş olmaları, yukarıda sözü edilen "renkli tiyatro ortamı"nın zaman zaman solmaya da yönelebildiğini anımsatmıyor değil!

3) Biçem açısından: Son olarak, konuyu biraz "abartmak" pahasına olsa bile, yenilikçi/küçük tiyatro topluluklarında gözlemlediğim iki (birbirlerine "zıt" olmasa dahi) ana yaklaşım biçeminden söz edebiliriz – ve bunları kendimce "trendy" ve "pürist" olarak adlandırırken, her biri için kısa tanımlamaların yanı sıra ikişer yapımlarına da değinmek isterim...

Birinci biçem...

Sanford Meisner, Uta Hagen ve Eric Morris gibi uluslararası tiyatro eğitmenlerinin oyunculuk tekniklerini içeren bir eğitim kurumunun ivmesiyle, bu yılın başlarında kurulmuş olan Craft Tiyatro, "Atölye" ve "Ajans"ıyla, sahne sanatçılarına eğitim ve menajerliği de içeren bir çeşit "paket programı"nın sanatsal dışavurumudur. Gerek eğitimci, gerekse oyuncu/yönetmen olarak İpek Bilgin ve Çağ Çalışkur'un da görev aldığı Craft, Janis Powell'in şu özdeyişiyle tiyatrocuları kucaklamayı amaçlıyor: "Oyunculuk eğitimi bir döngüdür, oyuncu konservatuar eğitimi sırasında karşılaştığı tüm problemlerle, profesyonel hayatı sırasında tekrar tekrar karşılaşabilir. Önemli olan, karşılaştığı bu problemleri nasıl çözeceğini bilmesidir."

Bunca kapsamlı ve iddialı bir kurumun tiyatrosu da kendine yaraşır türde biçemde "trendy", tiyatro severlere sunacağı yapımlar ise buna koşut olarak post modern türde olmalıdır, kuşkusuz... İşte, kimi büyük bankalar ve şirketlerin şube ile ofislerinin konuşlandığı Fındıklı'daki görkemli deniz manzaralı çatı katındaki sahnesi, aynı binadaki eğitim katlarının yanı sıra, Craft Tiyatro'nun bir çeşit "alâmetifarikası" olmuştur!

Takribi elli-altmış kadar seyirci alan, L şeklindeki bu mekânda Mayıs'taki ilkgösteriminde Philip Ridley'in "Uğrak Yeri" ("Vincent River"/2000), Ekim'de ise (ülkemizde özellikle "Şeylerin Şekli" oyunuyla anımsanan) Neil LaBute'un "Kayıp" ("Mercy Seat"/2002) oyunlarını izledim. Her iki yapıtın ortak özellikleri, iki kişinin (genç erkek / orta yaşlı kadın) diyalogları üzerine kurulmuş ve kendi ülkeleri için (artık) değil, ancak bizim için "yeni" olmalarıdır...

Ridley'in SıfırNoktaİki (şimdi "İkinciKat") ve DOT'dan "alışık" olduğumuz daha erken ("Korku Tüneli"/1990; "Kâinatın En Hızlı Saati"/1992) ve daha geç ("Kürklü Merkür"/2005) oyunlarındaki "mahşeri"/düşsel ortamlarına karşın, "Uğrak Yeri" çok daha geleneksel/gerçekçi boyutlarda gelişiyor bence: Gay oğlunun, kimlerin olduğu bilinmeyen serseriler tarafınca bir erkek tuvaletinde hunharca katledilmesinin üstesinden gelemeyen annenin, olası şüpheli bir genç ile bu konuyu irdelemelerine ve aralarında kimi duygusal bağların gelişmesine tanık oluyoruz, gene DOT ve SıfırNoktaİki'deki "Suratına Tiyatro" örneklerinde çok beğendiğim İpek Bilgin ile Barış Görenen'in başarılı yorumlarından. Ne var ki, burada Çağ Çalışkur'un dergimizde yayımlanmış bir söyleşide dile getirdiği şu tümcesine takıldım: "Galiba, yönetmenin biraz yok olabilmesi gerekiyor. Hakikaten oyuncuların özgür olarak ürettiklerinde en fazla şeyi size sunduklarına inanıyorum." (Tiyatro... Tiyatro..., 10/2012, S. 29). Bu oyunun yönetimini üstlenmiş Sami Berat Marçalı, gerçekten aynı fikirde mi? Konuları sert / diyalogları çarpıcı olan en "sözel" tiyatroda bile rejiye artık gerek kalmıyor mu? Diğer yönetim denemelerinde başarı çıtasını gittikçe yükselten Marçalı, bu oyundaki son derece sönük el atmasından sahiden memnun mu kaldı acaba..?!

Sözünü ettiği bu yöntemi Çağ Çalışkur, kendi yönettiği "Kayıp"ta da uygulamış olsa gerek... Bazı dil sürçmelerine kulağımızı kapatırsak, Şenay Gürler ile Deniz Karaoğlu'nun başarılı yorumları ise, reji'nin "odanın dışında" kalmış olmasını burada da unutturuyor! Öte yandan, SBM'nın (an azından, Mayıs'ta izlediğim erken gösterimde?) göreceli eylemsizliğine karşın ÇÇ, örneğin –bana kalırsa, oyunun bir odak noktasını oluşturan– kanape sahnesini çok güzel de kotarmış..!! Neil LaBute, "11 Eylül"ün üzerinden daha bir yıl geçmeden bu "felaket"in gölgesinde çizdiği ve çok kurnazca hemen sahnelere taşıdığı, içiçe yaşanmış "makro/mikro-kosmos" depremler ikilemi, günümüzde de nice "milli/evrensel felaket"in karşısında kişisel sorunlarımız ile baş etmemiz gereğinin ışığında, Tiyatro Craft'ın bana kalırsa daha gerçekçi (= başarılı) bir girişimidir...

Kıssadan hisse – Fındıklı'daki bu çağdaş sahne, birazcık eskimiş olsa da, ülkemizde halen "in" sayılan erken İngiliz "In Yer Face" örneği ile gene çokca "in" olan ABD'li bir yazarın NYC'deki bir "penthouse"unda geçen başarılı oyunuyla start alarak, MetropoLubnatsI'un "cool" tiyatroseverlerine nitelikli biçimde yöneliyor – ve umudum, eğitim ile uygulamayı el ele yürüterek aynı güzel çabayı devam ettirsin..!

İkinci biçem...

Bunca "tepe"den, Elmadağ-Dolapdere eksenindeki "tırnağa" inelim şimdi... Hiton otelinin karşısındaki, halen birazcık "1950'lerin İstanbul'u" kokan Üftade sokağına girip, şöyle bir 200 metre kadar kadar aşağıya doğru yürüdüğünüzde, solunuzda pek de göze batmayan bir kapıdan giriyor – ve yeniden eğimli bir eşikten aşağıya doğru indiğinizde, gene elli-altmış kadar izleyici alabilecek küçük bir tiyatronun fuayesinde buluyorsunuz kendinizi... Eski bir garajın dönüştürülmesi sonucu açılan Mekân Artı, 2010 yılında Ufuk Tan Altunkaya tarafından kuruldu ve her soluğu "alternatif tiyatro" kokan bu genç sahne adamının yönetiminde geride bıraktığı iki sezon boyunca, başta Tiyatro Artı'nın yapımları olmak üzere altmışı aşkın farklı etkinliğe ev sahipliği yaptı.

Altunkaya, ülkemizin deneysel tiyatro neferlerindendir. Bildiğim kadarıyla, 2005 yılından bu yana kurucusu olduğu Tiyatro Artı bünyesinde gittikçe daha çok yankı uyandıran, alçak gönüllü oldukları kadar yenilikçi, çizgi dışı, devrimci diyebileceğimiz türlerde tiyatro yapmakta ve yaptırmaktadır. Bunların arasında tek seyircilik bir oyun konseptini, ülkemizde sanırım ilk kez uyguladıktan sonra, henüz izlemediğim "Bizde Yok" başlıklı yapımında seyirci, "izleyen" olmaktan çıkarılıp oyunun bir parçası haline getiriliyor... Edindiğim bilgiye göre, gözleri bağlanarak simülatif bir soruşturmanın odağına alınan izleyicilere "esir alınan" birey konumunda "otorite/güç/kurban" üçlemesi sanal olarak yaşatılmaktadır bu sıra dışı oyunda.

Tiyatro Artı'da geçtiğimiz sezonda, İtalya'da Commedia Dell'arte eğitimi görmüş Aybike Esin Tumluer'in tek kişilik "Çok Hücreli Bölünen" performansını izledim. Ufuk Tan Altunkaya'nın yazıp yönettiği bu taşlama, oyuncunun ağzından yazarın alternatif tiyatroyu yerden yere vurmasıyla bir çeşit özeleştiri ile başlıyor, ardından genç yetenek Tumluer'in kadın gözüyle medya, toplum ve külliyen çağdaş kentsel yaşamı yerden yere vurmasıyla sürüyor. Dahiyane biçimde daha fuayede start alan bu sıra dışı oyun, bir yandan interaktif biçimde sürerken, özünde "Her gün başkasını yaşamıyor musun sen de? Bazen aldırmıyor, bazen gülmüyor musun? Bazen ağlamıyor musun? Herkes içinde. Herkes sende... Hepimiz artık o normal anormallerdeniz..." sözleriyle, mizahın özellikle küçük insanlar için ne denli güçlü bir silah olduğunu ortaya koymakta... 2011/12 tiyatro sezonunun bence "en ümit verici" komedi oyuncusu Aybike Esin Tumluer'i, Altunkaya'nın keskin kaleminden çıkma yeni bir yapımla bu yıl da izlemek isteriz!

Bu minimalist performansının ardından aynı tiyatro topluluğu, gene aynı sahnede bu kez daha kalabalık bir yapıma soyundu... Ufuk Tan Altunkaya'nın klasik metinlerle denemeler yapmak adına geliştirdiği projenin ilk ayağı, Sofokles'in "Kral Oidipus" metninden yola çıkarak Brecht, Camus, Kundera gibi yazarların metinlerini harmanlayarak yeniden kaleme aldığı "Ödipus" uyarlamasında sekiz oyuncu rol alıyor. Burada, bana aslında çok büyük yenilikler sunmayan sözel bölümlerden ziyade, kâh henüz öğrenci, kâh "alaylı" olan genç oyuncuların bedensel devinimleri öne çıkıyor. Bir yandan dans ve ritm, öte yandan –veya en başta– başarılı bir aksesuar kullanımı, bu alçak gönüllü uyarlamayı keyifli bir seyirliğe dönüştürmekte...

İşte "alçak gönüllü" derken, bulunduğu mekânı ve "dişini tırnağına takarak" yaptığı tiyatro çalışmalarını kastederek alkışladığım Üftade Sokağın dibindeki Mekân Artı'yı, Meclisi Mebusan Caddesi'ndeki Boğaz manzaralı Tiyatro Craft ile eşdeğerde görerek, ister "trendy" ister "pürist" olsunlar, bize "renkli, heyecanlı, yeniliklere hevesli bir tiyatro ortamı..." getirdikleri için, her ikisine buradan içtenlikle teşekkür ediyor, uzun sanatsal ömürler diliyorum.

**********

Ya etkinliklerini neredeyse on yıldır sürdüren Galataperform/Ve Diğer Şeyler veya her daim çok beğendiğim DOT topluluklarının son yapımları..? "Pürizme" daha yakın bulduğum VDŞT'nun "Yola Çıktığım Gün Sakin Serin Bir Sabahtı" oyununun İKSV Tiyatro Festivali'nde izlediğim kadrosu bu sezonda neredeyse tamamen değiştiğinden, oyunun bugünkü gerçek durumunu aksettirecek bir yorumda bulunamıyorum – ne var ki, simge ve mesellerle dolu, çarpıcı olduğu kadar başarılı bulduğum metni açısından bu yapımlarını gerek VDŞT'nun, gerekse yazar/yönetmeni Yeşim Özsoy Gülan'ın bugüne dek en başarılı çalışması olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. – Dergimizin Ocak 2009 sayısında "Türkiye'de yeni bir tiyatro meraklısı profili gelişiyor..." savını getirirken sözünü ettiğim "...yepyeni, değişik bir kitleyi sahne sanatlarına yaklaştıran" ve kanaatimce ülkemizin öncü "trendy" kumpanyası DOT'un 2012/13 sezonunun ilk yapımı olan, İskoçyalı David Greig'in kaleminden gelme "Sarı Ay"ın ise, beklentilerimin gerisinde kaldığını belirtmem gerekiyor... Her ne kadar Pınar Töre bu ilk yönetim denemesinde dört oyuncusuyla müthiş bir bedensel tiyatro ritmi yakalayabilmişse ve bu genç ekibin başarılı epik tiyatro öykünmesine rağmen, kimi çevrelerce aşırı "dot'oman" (!) olarak eleştirilmeme karşın "Sarı Ay", belki de pek zayıf metninden olsa gerek, kişisel beğeni ibremi yukarılara doğru çevirememiştir, ne yazık ki...

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi, Kasım 2012

Robert Schild

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim