http://www.aict-iatc.org/

SAHNELERİMİZDE POSTMODERN KIVILCIMLAR

Çok verimli bir tiyatro sezonu yaşıyoruz. Şu ana dek görmüş olduğum otuza yakın oyunun yarısından fazlasını dostlarıma, dergimizin değerli okurlarına gönül rahatlığı ile önerebilecek durumdayım – ve beni özellikle sevindiren, bunların önemli bir bölümünün küçük/alternatif tiyatro kaynaklı olmasıdır...

Öte yandan ilginçtir ki, son haftalarda izlediğim oyunların bazılarında bilinçli/profesyonelce kotarılmış uyarlamaların yanı sıra, tiyatro tarihi ile birazcık haşır-neşir olanların gözüne "tesadüfi" birtakım koşutluklar göze çarpmaktadır – en azından, bana öyle geldi..!

Tesadüfi koşutluklar

Daha üç yıllık bir geçmişi olan Tiyatro Ekip'in geçtiğimiz sezon sunmaya başladığı V.Havel'in "Largo Desolato" uyarlaması hakkında bundan bir yıl önce bu sayfalarda "her konservatuar öğrencisinin ders malzemesi olarak izlemesi/tartışması/yorumlaması" kanaatini getirmiş ve Cem Uslu'yu ardından "yılın yönetmeni" adayım olarak göstermiştim. Bu başarılı genç tiyatrocunun ekibiyle birlikte kaleme aldığı "Parti" oyununu da aynı ümitlerle görmeye gittik. Hemen belirtmek isterim ki, Uslu'nun yönettiği ve önemli bir rolünü üstlendiği oyunu beğendim – kanımca gerektiğinden uzun (3 saat gibi!) olmasının dışında (heyecanı/gerilimi azaldığından değilse de, hafta başındaki uzun bir iş gününün ardından izleyicileri birazcık fazla "işgal" ettiğinden...). Yoksa kurgusu sağlam, sahne tasarımı iyi, oyuncuların sekizinden beşi başarılı, kimi tiyatrolarca "gerçekçiliği" simgeleyen kusma, kan ve kıyasıya dövüş sahneleri de eksik kalmıyor(!).

Efendim, on yıl kadar önce aynı fakülteden birlikte mezun olmuş ve o günden bu yana pek görüşmemiş olan altı arkadaş, aralarından birinin nişanının kutlama partisi için yazlık evinde bir araya geliyor. Bol içkinin tüketildiği gecenin ilerleyen saatlerinde, bu altı arkadaşın öğrencilikleri sırasında aynı yerde gene bir araya geldiklerinde, diğer bir arkadaşlarıyla birlikte o partiye katılmış olan yabancı bir kızın o akşam orada öldürüldüğünü yavaş yavaş hatırlamaya başlarlar... Acaba bu olayın sorumluları onlar mıydı – ve aralarından kimler..?! Oyunu yazan Uslu ve "Ekip"in bu kurgudan hareketle "toplumsal bellek" sorunsalından girip "nefret söylemi/nefret suçu"ndan çıkmaları, veya daha oyunun başında bir örnekle sergiledikleri bireysel/toplumsal "tahammülsüzlük" konusunu deşmeleri, basit gibi görünen bu gerçek/geçmiş olaylar silsilesinin arkasındaki iletileri peyderpey yüzümüze vuruyor. Ne var ki, partinin ancak sonlarına yetişebilen yedinci arkaşları, uzmanı olduğu psikanaliz yöntemiyle "bellek" sorununa bir çözüm getirmiş gibi olsa da, oyunun son sahnesinde çalan telefonun sesi duyulmadığından, on yıl geride kalmış "cinayet"in gerçek olup olmadığı anlaşılmayacaktır..

"Parti"nin ortalarına doğru, 20.Yüzyıl gerçekçi/solcu İngiliz tiyatro yazarı J.B.Priestley'in "An Inspector Calls" oyununu anımsamadan edemedim. "Bir Komiser Geldi" başlıklı çevirisiyle 1949'dan bu yana İBBŞT, DT ve en son 2004'de Tiyatro Kedi tarafınca ülkemizde birkaç kez sahnelenmiş olan bu önemli sahne yapıtında, intihar ettiği söylenen bir işçi kızın olası nedenlerini araştıran bir komiseri izliyoruz. Varlıklı bir sanayici ailenin evinde yaptığı soruşturmada, kızın kendisine kıyma nedenlerinin, bu ailenin değişik fertlerinin yaptırımları olduğunu açığa çıkaran komiserin ise daha sonra gerçek olmadığı anlaşılıyor... Ancak perde inmeden az önce, ziyadesiyle rahatlamış aileye çok geçmeden karakoldan gelen telefonda az önce intihar etmiş olan bir işçi kızın geçmişini araştıracak bir komiserin ziyaretlerine geleceği bildirilir..!

Konular arasındaki bu çağrışımımı paylaştığım sevgili Cem Uslu, Priestley'in oyununu bilmediğini, ancak benzerliğin gerçekten çok ilginç olduğunu söyledi... Kendisine inanmakla birlikte, bu tesadüfi koşutluğu ben de çok ilginç buluyorum! Oyununu kaleme aldığı 1945 yılında Priestley, kuşkusuz Gogol'un "Müffetiş"ini andıran "Komiser"ine savaştan yeni çıkmış Avrupa'daki etik bilinci sorgulatırken, ona "ghost" (hayalet) sözcüğünü andıran "Goole" adını vererek, dönemin gerçekçi İngiliz tiyatrosuna gerçeküstü bir biçem katmakla bu yapıtı ülkesinin 20. Yüzyıl sahne klasiklerinin arasına taşımıştır (oyunun 1990'larda Londra National Theatre'da izlediğim Stephen Daldry'in olağanüstü çarpıcı yorumu, İngiltere'nin çeşitli kentlerinde halen sahnelenmekte...). 2012'nin bir ürünü olan "Parti"de de benzer bir gerçek/düş sorgulanmasını postmodern psikanaliz ortamına taşımış olan Tiyatro Ekip, böylesi bir ikileme bu yoldan güncel ve de güzel bir çözüm sunuyor...

"Parti" ile aynı mekânda, Mecidiyeköy Sahne Hal'de izlediğimiz BuluTiyatro'nun "Nerde Kalmıştık" oyunu, Güneydoğu'da tamamlamış olduğu yıpratıcı vatani görevinden aile ocağına dönen Umut'un sivil yaşama yeniden adapte olma (veya olamama) öyküsüdür. Daha önce başarılı yazarlık deneyimlerinde (Hrant Dink cinayetinin perde arkasını irdeleyen "Tetikçi"sini çok beğenmiştim!) bulunmuş, günümüzün başarılı yazarlarından Ebru Nihan Celkan'ın kaleminden gelme, ülkenin bugün belki en önemli sorununu işleyen, arada bir klişelere de göz kırpmasına karşın çok boyutlu, izleyiciyi oldukça sarsan bu oyunu irili/ufaklı roller üstlenmiş on bir kişilik bir kadro götürüyor. Umut rolündeki Cem Uslu çok başarılı bir yorum sergiliyor – bu sezonda tanık olduklarımın arasında şu ana dek belki en de iyisi; bunun yanısıra Merve Engin, Bahar Selvi ve Ararat Mor'un kompozisyonları da öne çıkıyor; Barış Görenen'i ise "Uğrak Yeri"nde daha doğal bulmuştum... Salt bir masa ve birkaç iskemleyi çok yetkin bir şekilde değerlendirmesini bilmiş, hele kullandığı ilginç film izdüşümüyle Umut'un rüya/kabuslarını öne çıkaran ve kusursuz devinim kurgusuyla Mirza Metin'in yönetimini de çok beğendiğimi belirtmeliyim.

Arkadaşının şaşkınlıkla belirttiği gibi "Doğuya gidip vücudunda iz almamış" Umut, askerlik dönemi boyunca ona "ne iş verilmişse" yapmış, ancak bir zamanlar "erkek doğduğunda sevindim" demiş olan babasını büyüdüğünde düş kırıklığına uğratmış olsa gerek ki, şimdi her daim "pısırık herif" notunu alıyor! O da, çeşitli siyasi ilişkiler sonucu işlerini büyütmeyi başarmış olan babasının "asıl savaş burada" tanımlamasına uyan inşaat sektöründe yer almak istemiyor. "Teröristler"e yönelik katıldığı operasyonu belleğinden/vicdanından silemiyor, içine kapanıyor – taa ki içindekilerini kusana dek...

İşte bu kusma, bu patlama da çağımıza uygun biçimde gelişiyor! Bu satırları yazdığım sırada TV'lerde "breaking news" olarak izlediğim, ABD Connecticut eyaletinin bir ilkokulunda "ruhsal bir yanardağ"ın içindeki zehirli lavları boşaltmış olması gibi, cepheden dönen Umut da patlıyor... Nasıl ki, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir hata sonucu bazı asker arkadaşlarının ölümüne neden olmuş Çavuş Beckmann'ın cepheden dönmesinin hemen ardından o operasyondaki komutanı olan albayın evine giderek ona "sorumluluğunu (ancak sözel olarak!) iade etttiği" gibi, Umut da çevresine, ailesine bir tepki veriyor... Ancak savaş sonrası döneminin en çarpıcı oyunu sayılan Wolfgang Borchert'in "Kapının Dışında"ki ortamı ile günümüzün "Nerde Kalmıştık" çevresi birbirlerinden çok farklıdır. Küreselleşmenin getirdiği acımasız rekabet koşulları ile siyasi/toplumsal çıkar çatışmaları ve kutuplaşmalar, ruhsal bunalım potansiyelini tehlikeli düzeylere taşıyarak insanoğlunun yaptırımlarını çoğu zaman frenleyememesine yol açıyor – ve dolayısıyla gerek gerçek yaşamda, gerekse onun bir izdüşümü olan postmodern tiyatroda "felaket dozajı"nın ölçüsü kaçmıştır artık...

Bilinçli uyarlamalar

Tiyatro Boyalı Kuş'un sahnelerimize yeni taşıdığı "Matmazel Julie", benim için her bakımdan dört dörtlük bir seyir şöleni oldu – ve bunun nedenleri çok yönlüdür. Öncelikle August Strindberg'in daha 1888 yılında, belki de gerçekten "Nora" oyununda kadın haklarını savunmuş olan Henrik Ibsen'e bir yanıt vermek üzere, durumun hiç de "parlak" olmadığını gösteren bu "doğalcı (natüralist) tragedya" ile neredeyse "modern" bir oyun yazmış olması, başlı başına bir "tiyatro olayı"dır. İkincisi, sahnedeki üç kişinin yanı sıra onların tüm beklenti ve devinimlerini etkileyen, görünmeyen dördüncü bir odağın ağırlığını ustalıklı biçimde hissetirmesidir. Feminist tiyatro yorumlarıyla öne çıkmış başarılı tiyatrocu Jale Karabekir bu oyunu yönetirken, "herkesin korktuğu bir erk" olan (görünmeyen) kont ile birlikte, uşağı Jean'ın (nişanlısı Kristin'i neredeyse hiçe sayarak) kontun kızı Julie'ye karşı "erkek egemen sisteminin baskıcılığını" gittikçe artan şekliyle gözlerimizin önüne sermektedir. Onu bu çabalarında Yeşim Koçak ve Mehmet Aslan başarıyla destekliyor; Strindberg'in önerdiği pantomim ve bale öğeleri ise, her üç karakterin Gökmen Kasabalı'nın koreografisiyle sunduğu gölge oyunlarıyla ustalıklı biçimde sağlanmakta ve minimalist/simgesel mutfak tasarımının yanında özellikle kontun çizme ve eldivenlerini ışıklı panolara taşıyan Aylin Ominç'in dekor düzeni de çarpıcı alçak gönüllülüğüyle göz dolduruyor...

Ancak bu yorumda asıl öne çıkarılması gereken ve yenilikçi bulduğum, Strindberg'in "oyun içinde oyun" öğesinin bir "üst düzeye" taşınmış olmasıdır! Şurası kesindir ki, kontun yaz gündönümü gecesinde evden gidişiyle gelişi arasındaki süre boyunca, herkesin aşırılığa kaçmayı yeğlediği bir ortamda gelişen olaylar, yönetmenin yorumlarına çok uygun bir temel oluşturuyor. Oyunun geçtiğimiz ay içinde Agora Kitaplığı'nda yayımlanmış (ve bu sahnelenmede kullanılan) Rüstem Altınay'ın yeni çevirsine yazdığı önsözünde Jale Karabekir şöyle diyor; "Bu da, iktidarın evde bulunmadığı bir festival gecesinde, alt sınıf ile üst sınıfın, kadın ile erkeğin çatışmasını en iyi şekilde gözler önüne sermeyi sağlar." Dahası, kendi kanımca gerek yönetmen, gerekse oyuncular bu yenilikçi yorumlarıyla Strindberg'in "oyun içinde oyun" yöntemine bir "oyun" daha katıyor – belki de bu "modern" oyunla "postmodernce" birazcık dalga da geçiyorlar..! Bana öyle geldiğini burada belirtmekle onları gücendirirmiyim, bilemiyorum – ancak yazarın 1888 yılında bu oyunu için bizzat kaleme aldığı önsözünde onu "bir tragedyaya uygun" olarak tanımlamasına karşın, "Matmazel Julie"yi izlerken, otuzu aşkın sahnelerinden bazılarında güleceğimi hiç düşünmezdim! Keza, Karabekir'in 1.12.2012 tarihli "Yeşil Gazete"de Kızıltan Yüceil ile yaptığı söyleşide "bazen melodram, bazen dramatik, bazen absürd, bazen klasik" olmak üzere "farklı genre'lar" kullandığını da belirtiyor (http://www.yesilgazete.org/blog/2012/12/01/jale-karabekir-matmazel-juliede-erkek-egemen-sistemin-baskiciliginin-altini-cizdik/).

Son paragraf, belleğimde değişik bir çağrışım da uyandırdı: Almanya'nın önemli tiyatrocusu Roberto Ciulli'nin 2005 yılında İBBŞT Harbiye sahnesindeki toplu gösterisinde sunduğu "Üç Kuruşluk Opera" yorumuna Zeliha Berksoy'un tepkisini anımsayanlar var mıdır, bilemiyorum... Hatırladığım kadarıyla Zeliha Hoca, Brecht'in zaten hiciv yönü ağır basan özgün yaklaşımının üstüne oldukça ağır bir ironi ile yaklaşılmasını alenen eleştirmiş, gösteriyi yarısında terk etmişti – ve aslında haksız da değildi... Jale Karabekir'in Strindberg yorumuna benzer eleştiriler gelir mi, bilemem – naçiz görüşüm ise, "kayıtsız beğeni" şeklindedir!

Yukarıda "absürd" demişken, Şahika Tekand'ın 18. İstanbul Tiyatro Festivali için İBBŞT'na hazırlamış olduğu, bu sezon boyunca da gösterimde olan Beckett'in "Oyun" yorumuna değinmek istiyorum. 1963 yapımı bu kısa oyun boyunca evli bir çift ve kocanın kız arkadaşı, boyunlarına kadar kül küplerin içinde duruyor ve ancak ışık projektörü onlara yöneldiğinde konuşuyorlar. Bu tür ışık komutları, onlara karşı "özel bir yakınlık" duymasının ötesinde yıllar içinde uzmanlaşmış Tekand için "biçilmiş kaftan"dı, tabii ki..!! Sen gel, Beckett'in o üç kişisini on beş yap, beşer aldatılan kadını üst kata, beşer aldatan erkeği orta kata, beşer aldatan kadını da en alt kata, 3 x 5 oda-hücreye yerleştir ve baş döndürücü ışık hüzmelerinin komutunda "Oyun"un özgün repliklerini tekrarlata tekrarlata söylet!

Prof. Sevda Şener, Hürriyet Gösteri Dergisi'nin Kasım 1990 sayısında yayımlanmış "Postmodernizm ve Tiyatro" yazısında "Soyut kendini tüketmiş, somuta dönüşmüştür" söylemini kullanıp, bu tümcenin hemen ardından "Postmodern absürd olanı bu noktada yakalar" derken, sanki Beckett'in bu şekilde yorumlanışını öngörmüş gibiydi! Yazısını "Aynı şey absürd tiyatronun öteki kaygısı olan yabancılaşma ve iletişimsizlik temaları için de gereklidir" diye sürdürür yazısını hocamız ve şöyle bağlar: "Gittikçe daha çok makineleşen bir dünyada, özellikle büyük kentlerde kişi doğadan, çevresindeki insanlardan, giderek kendi doğal varlığından kopmaktadır. Öteki insanlarla gerçek bir iletişim kuramayan insan, karşısındakine yansımayınca kendine de yabancılaşır." İşte, Beckett'in ("Mutlu Günler" veya "Oyun Sonu"ndaki toprak/varil içinde gömülü karakterleri gibi) küplerde duran karı/koca/sevgili üçlüsünün Tekand'vari, son derece başarılı oda-hücre-tabut uyarlaması!!

Ya Engin Alkan'ın "Vişne Bahçesi" yorumuna ne denir? Makyajından tutun, kostümlerinden tüm devinimlerine kadar yarı-grotesk figürler neredeyse boş bir sahnede Çehov'un ölümünden önce yazdığı son oyununu sergilerken, üstadın izinden gidiyorlar aslında... Bize miras bıraktığı en önemli, Rusya'nın yeni çağını öngörmüş oyununu "çok komik" olarak addetmiş olan Çehov, Stanislavski'nin aşırı şiirsel bulduğu yorumlamasına karşı çıkmıştı. Acaba Engin Alkan, oyunu bunun için bunca grotesk biçimde sahnelemeyi mi yeğlemiş? Malikane ve bahçenin sahibesi Ranyevskaya ve ailesi/çevresini dalga geçermişcesine çizip salt Lopahin'in yüzüne beyaz pudra sürmeyerek onu çağdaş bir yeni zengine ("neo-maganda"ya da diyebilirsiniz!) benzetmesini, redettiği Varya'ya herkesin bulunduğu uzun yemek masasında çorbasını kusturmasını, Gajev'i olduğundan daha ahmak bir kişi olarak göstermesini bazı tiyatro püristleri esefle karşılamış, oyunu yarıda bırakıp kaçmış olabilirler – bana sorulursa, bu postmodernist deneyimi (belki de "bir değişiklik olsun" diye!) beğendim, sadece sevgili İsmet Ay'ın eksikliğini duyarak – bu da, Erhan Abir'in başarılı bir performans göstermesine karşın...

Postmodernizmi yakalamaya çalışan genç tiyatrolarımızın daha nice yenilikçi yorumlarını izleyebiliyoruz bu sezonda! Bunların arasında yeni ortamlar arayışında olanlar var – örneğin Altıdan Sonra Tiyatro'nun İstiklal Caddesi'ne ve Kumbaracı Yokuşu'na taşıdığı "Yokuş Aşağı Emanetler" veya Özen Yula'nin SALT Galeri'nin dört ayrı katında sahnelenen "Pusula"sı gibi.... Bedensel tiyatro, önemli bir çağ yaşamaya başladı bizde de – geçtiğimiz yıl büyük beğeni ile izlediğimiz "Hikâyeden Memurlar" (BeReZe) ve "Süpernova" (dot)'dan sonra bu yıl yeniden dot'un "Sarı Ay"ı ile Altıdan Sonra'nın "Dertsiz Oyunu"nda gördüğümüz gibi... Dilimiz ile ilginç bir denemyle karşı karşıya kaldık, Aslı Mertan ve Bülent Erkmen'in yazdığı o muhteşem "tek" (arada bir "iki" ve üç kez "üç"!) sözcüklü diyalogların süregeldiği "İki Kişilik Bir Oyun"unda (dot/İKSV) – ve, son olarak, Sevda Şener hocanın yukarıda andığım yazısında sözünü ettiği "Konuşmanın gerçek bir iletişim sağlayamadığını, dahası, düşünceyi kişileştirerek gerçek anlamından kopardığını görerek susmayı..." seçen yazar/yönetmenler de var, örneğin hemen hemen hiç sözcük içermeyen "Dertsiz Oyun"un yazarı Yiğit Sertdemir gibi...

Tümünü huzurlarınızda alkışlıyorum..!

                                                                                                                                                                                                                 

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi, Ocak 2013

Robert Schild

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim