http://www.aict-iatc.org/

TÜRKÇEMİZ TİYATROCULARA EMANET

Dilimiz 1990'lardan bu yana, 'kültür aşınması' karşısında savaşım veriyor. Yarın 80. 'Dil Bayramı'nı kutluyoruz. Dil bağlamındaki duyarlığını, kullanım ustalığıyla da perçinleyen Mustafa Kemal Atatürk, Türkçe'nin zenginliğini vurguladığı noktada, 'yeter ki bu dil şuurla işlensin' sözleriyle -82 yıl öncesinden- gerekli uyarıyı yapmıştı.

'Dili şuurla (bilinçle) kullanma' ilkesi, 1990'lı yıllarda , 'ağzı olanın konuştuğu', çok kanallı televizyon dönemine geçişimizle zayıflamaya başladı; günümüzde ise neredeyse yok olacak. Tiyatrocularımız başından beri oradaydılar. Onlara gereksinim vardı. Bir yandan, sesleriyle yabancı dizilerin karakterlerini milyonlara sevdirdiler, bir yandan da kötü çevirilerin dillenmesine, 'Kahretsin', 'Nasıl hissediyorsun' gibi, Türkçe'nin işleyiş kurallarına aykırı kullanımların yerleşmesine aracı oldular. Seslendirmedeki başarıları onları 'dünyanın en iyileri' arasına taşıdı, ama tiyatrodaki yorumlarını gölgelediği de oldu. Çünkü kimi sanatçıların oyunculuğu yalnızca 'ses'e indirgenmişti.

Dilimizin 'kuralsızlaştırılma' sürecinde, yazılı ve sözlü medyanın, Türkçe'nin yapısına uymayan Osmanlıca tamlamaları (terkip) yaygınlaştırarak 'Cumhuriyet öncesi'ne dönme çabaları da yer alıyor. Sonuç olarak da yalnız Türkçe değil, Osmanlıca da raydan çıkıyor. Nereden bulunup, televizyona neden çıkartıldığı anlaşılamayan kişilerin, Türkçe cümle yapısına ilişkin yanlışları da olaya tuz biber ekmekte. Söz gelimi, 'Ahmet istememesine karşın, annesi bavula iki kazak koydu' gibi –yapısal açıdan- yanlış kullanımlar, özellikle, ağzı kalabalık kişilerin çetrefilli anlatımı içindeki yerini aldı. Dahası, yazılı anlatıma da bulaştı. Türkçemiz 'uydur uydur söyle' aşamasında...

Dil kullanımında kafa karışıklığı

Son birkaç yıldır da, 'yöresel ağız' kullanımını abartılı boyutlara taşıyan dizileri izleye izleye kafamız karıştı. Kimi sözcüklerin –söylenirken- uzatılması gereken hecelerinin kısaltılıverdiğini ekrandaki başka izlencelerde de görüyoruz artık. Üç hecesi 'kısa-uzun-kısa' düzeninde seslendirilmesi gereken Arapça kökenli 'feragat', 'refakat' gibi sözcüklerin, 'orta'daki hecesi 'kısa' biçimde söyleniyor söz gelimi. Böylece bu tür sözcüklerin seslendirme biçimlerinde, 'genel kurala uygun' (standart) söyleyişin yerini, 'yöresel' söyleyiş almış oluyor. Oysa bir sözcüğün 'yöresel söyleyiş biçimi' her yörede aynı değildir. Dilde 'temel olarak alınan' (standart) ölçütler bu nedenle gereklidir.

Türkçe'de kimi eski özel isimlerin arkasına 'Hanım' sözünün eklenmesiyle oluşan 'uyumlu' sessel birleşme ise son zamanlarda iyice kafa karıştırmışa benziyor. Söz gelimi, yüzyıllardır, 'ikinci hecesi' 'uzatılarak' söylenegelmiş 'Ayşanım' sözü artık üç hecesi de 'kısa' tutularak –kimi yöresel söyleyişlere uygun biçimde- seslendiriliyor. Bu arada Mukadder, 'Mukadderınım', Cemre ise 'Cemrenım' biçimindeki seslendirmelerle 'ucube'leştiriliyor. Günden güne yaygınlaşan ve neredeyse 'kural' sanılmaya başlanan bu bilinçsiz uygulamanın tuzağına yer yer tiyatrocuların da düştüğü gözden kaçmıyor. Belki doğru olan, 'Hanım' sözcüğünü ezip büzmekten vazgeçip, kendi haline bırakmak...

'Yanlışlar' 'Doğrular'ı götürüyor

Görüyoruz, dilin doğru biçimde seslendirildiğini yeterince duymayınca, dil kullanımına ilişkin bilmediklerimizi öğrenmeye çalışmayınca, yeterince okuyup yazmayınca 'yanlışlar, doğruları götürüyor.' Kimsenin birbiriyle doğru dürüst konuşmadığı, çoğunluğun gazete bile okumadığı, 'internet' ya da 'cep' gevezeliğinin iletişim için yeterli sayıldığı, dil duyarlığı dibe vurmuş bir toplumda, ekrandan kulaklara ulaşıp, durmaksızın yinelenen yanlış dilsel kullanımlar, izleyici tarafından hızla özümseniyor. Artık en etkili dil öğretmeni televizyon...

Bu durumda tiyatro sanatçılarına ne büyük bir görev düştüğünü belirtmeye gerek var mı? Onlar dilimizi en etkin biçimde, alabildiğine yaygınlıkla sergileyen kişiler. Tiyatroda yaklaşık iki milyon, ekranda milyonlarca izleyicileri var. Onların dilimizi 'yanlış kullanma' şansı yok. 'Ağızdan çıkanı kulağın duymadığı' bir 'haddini bilmezlik' ortamında, dilimizden öncelikle sorumlu olanlar onlar. Ekrandaki ve tiyatrodaki eğitici, dönüştürücü güçlerini, Türkçe'den ödün vermeden kullanmak zorundalar.

Dilimizi aşındıran kullanımların tiyatroya bulaşmasını engellenmek de onlara düşüyor. Bunun için, çeviri/telif oyun metinlerine dilsel açıdan eleştirel gözle bakmak, her bir tümcenin ve sözcüğün doğru tonlamalarla, doğru biçimde seslendirilmesi için Türkçe bağlamındaki bireysel donanımı tazelemek, dil konusunda bilindiği sanılanı sorgulamak, yapım çalışmaları boyunca dil açısından denetimli ve denetleyici olmak gerekli. Unutmayalım, dilimiz hepimizin...

Yarın Türkçe'yi bir kez daha sevgiyle kucaklayacağız. Doğru biçimde kullanıldığında, bizi, düşüncemizi ve duygularımızı nice zenginliklere ulaştıran, yaman bir yol arkadaşıdır dilimiz. Kimliğimizin vazgeçilmez parçasıdır. Özenle, bilgiyle, akıllıca korunması gereken...

Ayşegül Yüksel

(Cumhuriyet, 25 Eylül 2012)

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim