http://www.aict-iatc.org/

SEZON BİTERKEN

... "felaketler", geride bıraktığımız oyunlar

ve yitirdiğimiz bir dost üzerine düşünceler...

18.İstanbul Tiyatro Festivali açılış akşamında Genco Erkal, Bertolt Brecht'in "Ölü Asker'in Şarkısı"ndan "Sürüyordu amansız savaş / Hiç yoktu barış ümidi / Bizim asker de karar verip / öldü kahraman gibi" dizelerini söylerken, daha birkaç dakika önce aynı salonda veda ettiğimiz Cüneyt Türel'i andım yeniden...

Yetmiş yıllık yaşamının yedide beşini tiyatroya adamış ve işte o akşam bu festivalin onur ödülünü bizzat alması beklenen bu aydın sahne adamı, bir yıldır boğuştuğu amansız hastalığa dayanamayarak daha bir hafta önce aramızdan ayrılmıştı! Yoksa – belki de dayanamadığı, tam otuz yıldır hizmet verdiği İstanbul Şehir Tiyatroları'nda Nisan ayı içerisinde getirilen yönetim değişikliği miydi acaba..?

Son üç ay boyunca Türk Tiyatrosu'nda neredeyse her hafta bir olay yaşadık: Bir yandan Mart ayında başlamak üzere önce bazı köşe yazarlarının İBBŞT'nda sahnelenen "Rosenbergler Ölmemeli" ve "Günlük Müstehçen Sırlar" gibi oyunlara karşı neredeyse saldırıya geçmelerinin ardından bu kurumun tüzüğünde köklü değişikliklere gidilmesine; buna tepki olarak Yönetim Kurulu'nda yer alan sanatçı üyelerinin topluca istifa etmesine; Başbakan'ın Devlet Tiyatrolarını özelleştirmeye gidilebileceğini söylemesine ve tüm bunlara yanıt olarak sanatsever halk kitlelerinin sokağa dökülmesine tanık olduk. Öte yandan, Mayıs başında yıllık Afife Jale, Sadri Alışık ve "Direklerarası" Ödülleri'nin verilmesini, Ve Diğer Şeyler Topluluğu'nun "Felaket Oyunları" ana başlığı ile düzenlediği "1. Yeni Metin / Yeni Tiyatro Festivali"ni ve nihayet iki yılda bir heyecanla beklenen İstanbul Tiyatro Festivali'nin açılışının ardından, sezon boyunca izlemiş olduğumuz onlarca oyunun üstüne şimdi de festival yapıtlarını izlemeye başladık!

Tiyatro camiası olarak şu sıralarda karmakarışık duygular içerisindeyiz... Tüm bu etkinliklerin gölgesinde acaba gerçekten bir "felaket" mi çöküyor üzerimize?

Oysa ki, ülkemizin sahne ortamı 2011/2012 sezonunu, son derece verimli biçimde tamamlamak üzereydi: Sadece İstanbul'da iki yüz elliye varan prömiyer ile, yeni kurulmuş nice genç/deneysel topluluk ve kapılarını onların ortak kullanımlarına açmış kimi salon ile, üstelik bunların haftanın her günü dolmasıyla, ayrıca ödenekli tiyatroların ay be ay genişlettikleri zengin repertuarlarıyla Türk Tiyatrosu'nun yeni bir "altın çağ" yaşamaya başladığı söyleniyordu...

Sahnelerimizde "kötü oyun" çok mu?

Her ne kadar bir eleştirmen kardeşim "Yeni Metin / Yeni Tiyatro" etkinliklerinde katıldığı bir panelde, sahnelerimizde çok sayıda çok kötü oyunun gösterildiğini savlamışsa da, ben o denli kötümser değilim. Tabii ki, izlediğimiz her oyunu beğenecek değiliz – ancak son birkaç yıl boyunca aramızdan son derece yetenekli genç yazarların yetiştiğini, kimi çok başarılı yabancı oyun uyarlamalarına, ayrıca göz dolduran nice sahne sanatçılarına rastladığımızı rahatlıkla söyleyebilirim, kendimce... Bunların arasından ilk akla gelen sadece birkaç örnek vereceksem, "Michelangelo" ve "Tetikçi" "Limonata" gibi oyunların yazarları Irmak Bahçeci ve Ebru Çalkan; V.Havel'in "Largo Desolato"su ile Çek Cumhuriyeti'nde ödül almış Tiyatro Ekip veya Gogol'un iki öykü/bir oyununu "Hikâyeden Memurlar" adıyla harmanlamış Tiyatro BeReZe ile "Aut"daki performansıyla Erkan Kolçak Köstendil ve "Aşkın Sıradanlığı"ndaki genç Hannah Arendt'i canlandıran Deniz Elmas gibi isimleri sıralayabilirim – ki bunlar sadece 2011/2012 sezonundan alınma "taptaze" örneklerdir ve kolaylıkla çoğaltılabilir...

Bilmem sözünü ettiğim bu oyunları izleyebildiniz mi, değerli tiyatroseverler – ve gönül ister ki, bazıları önümüzdeki sezonda yeniden sahnelensin... Aynı şekilde, özel (veya "özelleştirilmiş") tiyatroların yanlarına pek yaklaşamayacağı "Sidikli Kasaba Müzikali" veya "Ölüleri Gömün" gibi büyük İDT prodüksiyonları, ayrıca sezon bitmek üzereyken ancak birkaç kez sahnelenmiş olan ve izleme ayrıcalığına kavuştuğum J.-P.Sarte'ın "Nekrassov"u ile İbsen'in "Hedda Gabler"i de umarım önümüzdeki Ekim ayından başlamak üzere İBBŞT'nın repertuarında yeniden karşımıza çıkar!

Öte yandan, sezon boyunca düş kırıklığı uyandırmış oyunlar da yok değildi, tabii ki... Bunların arasında, yerli yazarların da katılımıyla sayıları gittikçe artan ve – dot ile sıfırnoktaiki'nin art arda "İngiliz kumaşlarının altını üstüne getirmesinden" sonra – artık "üçüncü nesil" olarak tanımlamak istediğim, "Suratına Tiyatro" ağırlıklı bazı topluluklar tiyatro ile reality show sınırlarının gittikçe karışmasına da neden oluyor! Bu bağlamda, özellikle cinsellik ve şiddet konularında kantarın topuzunu kaçıranlara da sıkça rastlamaya başladık. Örneğin, sahne aydınlandığında karşımızda bulduğumuz genç kızın ilk sözleri, erkek arkadaşına yönelik olarak "İçime boşaldın mı?" olabiliyor – veya diğer bir yerli yapımın olağanüstü başarılı oyuncularını alkışlayıp salondan ayrılırken, arkamızda kan gölleri ile katledilmiş dört ceset bırakıyoruz! ("Bunlar Sophokles veya Shakespeare'de de yok muydu?" demeyin – tabii ki var, ancak onların görselliği bunca ısrarcı/basmakalıp değildir her halde..!)

Gene İngiltere'den "ithal" edilmesinden bu yana "in" sayıldığı için bizim yazarlarımızca da sıkça işlenen cinsellik, şiddet, kadın ve çocuk tacizi gibi konularda klişe olgusunun tuzağına düşmemenin, öte yandan özellikle art arda sıralanan "belden aşağı" ve argo sözcükler/deyimler ile güldürme öğesini abartmamanın ne denli zor olduğu, nitelik/bayağılık sınırının ne denli kaygan olabileceği gittikçe daha da belirgenleşiyor, bu türden çalan oyunlar çığ gibi çoğaldıkça...

"Felaket" oyunu nedir?

Yukarıda sıraladığım bu konuları içeren yapımların başlı başına birer "felaket oyunu" olup olmadığını ise "1. Yeni Metin / Yeni Tiyatro Festivali"nde irdeleme fırsatını bulduğumuza çok memnun oldum. Şurası kesindir ki, bu etkinliğin katıldığım ilk gününde genç yazarlarımızın gerek okuma tiyatrosu olarak izleyebildiğim, gerekse sahnelenmiş yapıtları göz dolduruyordu... Öte yandan, "Felaket ve Temsili" başlığı ile düzenlenen ve yazar Süreyya Evren, akademisyen Doç. Beliz Güçbilmez, yönetmen Murat Daltaban ile eleştirmen Zeynep Aksoy'un katıldığı panelde söz alarak (anladığım kadarıyla bu festivalde sergilenen oyunların hemen hiç birinin sözlük anlamıyla gerçek "felaketler"i konu edinmediğini söylemekten kaçınarak!), Türk yazarlarınca gerçek "felaket" temalı oyunların bugüne dek pek kaleme alınmadığını dile getirdim. Bu bağlamda önerim ise, önce ülkemize has "felaket" olabilecek olayları gözden geçirmek, irdelemek ve belki de "katalogize etmek" olabilir, bu konuda "aynı dili konuşabilmek" için... Bunların arasında sadece geçtiğimiz yüzyıl içinde öne çıkan bazılarını burada sıralayacak olursak, hiç kuşkusuz 1915 techir olayları ile başlayabiliriz. Aynı konular yumağında kalmak üzere, Anadolu'nun itilaf devletlerince işgali ve Kurtuluş Savaşını, mübadele "felaketi"i ile bu topraklardaki etnik çeşitliliğin yitirilmesini, ayrıca Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül olaylarını sıralayabiliriz. Doğa ile ilgili en önemli "felaket" ise, 1999 Marmara Depremi olsa gerek... Tüm bu konulardan bugüne dek Türk Tiyatrosu'nda işlenmiş olan Kurtuluş Savaşı ile ilgili bazı oyunların yanı sıra aklıma gelenler, 5.Sokak Tiyatrosu'nun Anadolu'daki etnisitenin yok olmasını irdeleyen "Aşura"sı ile 2009 İstanbul sel baskını sırasında bir servis minibüsünün içinde boğulan 7 kadının öyküsünü işleyen Esin Taşçı'nın "Sel" oyunudur – Hrant Dink cinayetinin arka perdesinin bir çeşit "sahne tıpkıbasımı"nı önümüze seren ve yukarıda değindiğim "Tetikçi" de belki bu kategoriye dahil edilebilir...

Diğer bir "milli felaket" durumu da, ülkenin zengin içerikli tiyatro olanaklarından ayrı kalmasıdır kuşkusuz... Bunu bu şekilde dile getirmişken, 18. Tiyatro Festivali'nin diğer onur ödülünü alan Başar Sabuncu'nun teşekkür konuşmasında, Brecht'e gönderme yaparak değindiğim bağlantıya benzer bir şekilde parmak bastığı sözlerini burada aktarmadan edemiyorum: "Son döneme tiyatromuza musallat olan baskılara daha çok katlanamayan Cüneyt, çekip gitti kirli dünyamızdan..."

...ve izninize sığınarak, bu yazıyı gene sevgili Cü ile noktalamak istiyorum...

Dört dörtlük bir kültür adamı

Cüneyt Türel ile "tek yönlü" olarak otuz yıldır tanışıyorduk – İstanbul Şehir Tiyatroları'ndan, daha sonra Tiyatro İstanbul'da Yasmina Reza'nın "Sanat" oyunundaki o unutulmaz monologundan – ve tabii ki, sevgili Tilbe Saran ile kotardıkları o olağanüstü, şairane "Abelard ve Héloise" ile başlayan Aksanat günlerinden... O sıralarda tanışıklığımız "iki yönlü" olmaya başladı – önce 2004 yılında düzenlemiş olduğum bir Holokost etkinliğinde o muhteşem sesiyle Paul Celan şiirlerini okuduğunda, ardından Avusturya Kültür Ofisi'nde katıldığı bir Sigmund Freud anma gecesinde. En yoğun birlikteliğimiz ise, gene sevgili Tilbe'nin de katıldığı, dostumuz Nedim Hazar ile birlikte yaptığımız "Yakın Ada,Uzak Ada – Burgazada" belgeseli çekimleri sırasındaydı... Bu filme hazırlanırken Cüneyt'in alçak gönüllü olduğu kadar, derin entelektüelliğine tanık oldum – örneğin adalardan söz edilirken, bana Bilge Karasu'nun artık pek az kişinin anımsadığı "Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı" kitabını önermesiyle... Ancak sadece çok okumuş bir kişi değildi sevgili Cüneyt – kendine has ironizmiyle süslemesini bildiği keskin tarihi/toplumsal analizleriyle de her daim zenginleştirirdi ada sohbetlerimizi. Dört dörtlük bir kültür adamıydı – düşünceleriyle, sözel/görsel yorumlarıyla ve onları ifade ettiği dili/devinimleriyle... Sevgili Tilbe'nin belirttiği gibi, "Yurdu Türkçe, toprağı tiyatro, örtüsü edebiyattı."

Son aylarda onu görmeyi cesaret edemiyordum, açıkçası – ve bundan bugün utandığımı açıkça itiraf etmeliyim. Ancak sabırsızlıkla Tiyatro Festivali için Tilbe Saran ve Başar Sabuncu ile hazırladığı oyunu bekliyorduk eşimle birlikte, Cü'yü yeniden sahnede görebilmek, eski tiyatrocuya yeni bir oyunda "merhaba" diyebilmek için...

Olmadı – olamadı... Anton Çehov ve sevgilisi, oyuncu Olga Knipper'in aşk mektuplarından derlenmiş "Elin Elimde", ne yazık ki sahnelenemedi. Ortak dostları Evren Ercan'ın i-pod'una çektiği oyun provalarından gördüğümüz, arkadaşlarının anlattıklarından öğrendiğimiz kadarıyla, hasta yatağından kalkıp sahneye ayak basar basmaz "aslan kesilen" Cüneyt, oyun günleri olarak belirlenmiş 14 ve 15 Mayıs'a yetişemedi, ondan iki hafta önce aramızdan ayrıldı –sahnelenemeyen oyunun sonunda Çehov'un da vereme yenik düştüğü gibi...

Geriye ne kalıyor? Birkaç film şeridi – ve bu arada, Festival çerçevesinde gösterilip hepimizi gözyaşlarına boğmuş Evren kardeşimizin büyük değer taşıyan belgeseli; birkaç şiir kaydı; bazı replikler ve nice tiyatro anıları... Gene Tilbe Saran'ın sözleriyle "Yüreği hep tiyatro için çarptı; onunla yürüdü bu yolda, her nefesi tiyatro diye aldı, her soluğu tiyatro diye verdi..."

Mekânı alkışlarla inlesin bu aydın dostumuzun – ve sahnelerimizden de "aydın"lığı selamlayan alkışlar eksik olmasın...

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi, Haziran 2012

Robert Schild

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim