http://www.aict-iatc.org/

‘Muhafazakar’ Ölçütlerle Sanat Yapılır mı?

2000'li yıllara, 'Tüküreyim böyle sanatın içine' gibi söylemlerin, çağdaş 'yaratıcılık' karşısında oluşturduğu 'cepheleşme' girişimiyle ulaşmıştık. 2010'lu yıllara ise sevgi ve dostluk anıtı olarak tasarlanmış bir yapıtın önce 'ucube' nitelemesiyle aşağılanıp sonra da yıkımının gerçekleştirilmesiyle girdik.

Ulaşılması istenen hedef belli olmuştur. Türkiye'deki sanatın, 'siyasal erk'i on yıldır elinde tutmakta olan 'muhafazakar' görüşün denetimine geçmesi...

Birkaç aydır gündemde 'sahne sanatları' yer almaktadır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda (İBBŞT) yapılan operasyon Şubat ayının ikinci yarısında çeşitli bağlamlarda karalama kampanyasıyla başlamış, Nisan ortasında, kurumu 'şube müdürlüğü'ne indirgeyen ve yönetimini bürokrat çoğunluğa bırakan yönetmelik değişikliğiyle noktalanmıştır. Bu operasyonla eşdeğerli sayılabilecek bir eylem, zaman içinde Devlet Tiyatroları (DT) ve Devlet Opera ve Balesi (DOB) bağlamında da söz konusu olabilecektir (Bkz. Selda Güneysu: 'Özerklik Tehlikede mi?' Cumhuriyet, 18 Nisan).

10 Haziran 1949 tarih ve 5441 sayılı özel yasayla kurulan Devlet Tiyatrosu 'tüzel' kişiliğe sahip bir kurum olarak belirlenmiştir. Asal kadrosunu 'bürokratlar' değil, 'sanatçı'lar oluşturmaktadır. Ne ki, DT ve DOB'un yerel yönetimlere ya da özel idarelere bağlanmasını amaçlayan yasa değişikliği gerçekleşirse, bu iki kurumda da yönetim ve denetim 'bürokrat' çoğunluğa bırakılabilecektir.

'Muhafazakar' yaklaşımın öngördüğü sanat anlayışını savunan 'siyasal erk' ile 'sanatın kayıtsız şartsız özerkliği'ne inananlar arasındaki 'demokratik yönetim' tartışması bir 'kısır döngü'ye kıstırılmış durumdadır: 'Sanatın sanatçıların denetiminde olmasından başka seçenek tanımayış'ın karşısına -İBBŞT bağlamında- yetkinin tek bir 'genel sanat yönetmeni'nden alınıp 'yönetim kurulu'na verilmesiyle daha demokratik bir yönetim anlayışına geçildiği savıyla çıkılabilmektedır.

DT ve DOB yönetimlerinde de amaçlanan yasal değişiklik yapılabildiğinde, sahne sanatları odaklı devlet kurumları bağlamında bir taşla iki kuş' vurulmuş olacaktır: Sahne sanatları, bir yandan, 'siyasal erk'in 'muhafazakar' sanat anlayışının güdümüne girerken, öte yandan da, devletin sanatı çokça sahiplenmesine karşı çıkan Avrupa Birliği uyum esasları da göz önüne alınmış olacak, böylece ülkemizde sanatın daha da 'demokratikleştirildiği' savunulacaktır.

Devlet Tiyatroları ve belediye tiyatroları, tarihleri boyunca, sıkça el değiştiren 'siyasal erk'in etkisinin bütünüyle sıfırlanamadığı bir ortamda var oldu bugüne dek. Özel idarelerin ve yerel yönetimlerin, turneye gelen özel tiyatrolar karşısında sıklıkla takındıkları tutumla, tiyatroyu desteklemekten çok kösteklediklerini bunca yıldır bu nedenle örnekleyerek belgelemeye çalışıyoruz. İster yerel yönetimlere isterse doğrudan devlete bağlı olsun, sanat kurumlarının 'özerk' olması gerektiğini de aynı nedenle savunuyoruz.

Çünkü, 'muhafazakar' bir yaklaşımla üretilenin, bilineni sorgulama/yeni olanı sınama düzeyinde yaratıcılık taşımadığı için 'sanat' sayılamayacağını görmekteyiz. Bilinenin yinelenmesiyle yapılanın 'zenaat' olmaktan öteye geçemeyeceğini bilmekteyiz. Tiyatronun, 'öncü' niteliğinden ve 'eleştirel' gücünden soyutlanıp 'evcilleştirildiği'nde, tiyatro olmaktan çıkacağının bilincindeyiz. 'Açık biçim'deki popüler tiyatro geleneğimizdeki en değerli özelliklerden birinin, devlet büyüklerini bile hedef alabilen, üstelik yüzyıllar öncesinde bile hoşgörüyle karşılanmış 'taşlama' eylemi olduğunu ise tiyatro tarihleri yazmakta. 'Lafı gediğine koyma' ustalarının doğaçlama hünerleriyle bezediği söylemlerin tadına doyum olmadığının da canlı tanığıyız.

Sahne sanatları, seyirci ile sanatçılar arasındaki canlı iletişim ortamında oluşur. Her iki taraf da duyarlığını –uygar davranış kuralları uyarınca- özgürce dile getirme olanağına sahiptir. Seyirci çoğunluğunun, söz gelimi, 'müstehcen' olarak nitelenebilecek bir yapımdan rahatsız olması ve olumsuz yöndeki tepkisinin izleyici sayısındaki azalmayla ortaya çıkması, söz konusu sahne olayındaki ölçütlerin yeniden gözden geçirilmesi sonucunu getirir. Tepkisini saldırganlıkla belli eden seyirci grubu ise –tiyatro uzamının gerektirdiği davranış kuralları gereğince- salondan atılır/atılmalıdır. Özetle, sahne sanatları, seyirci ile sanatçılar arasındaki 'duyarlı denge'nin sağlanmasıyla yürür ve gelişir. İşin içine 'siyasi erk'in karışması ise 'sanata müdahale' anlamına gelir.

Tiyatro 'gündemdeki siyasal erk'e yandaş yapılamaz. Ne ki devlet, bizimki gibi kalabalık bir genç nüfus barındıran bir ülkede tiyatro sanatını vazgeçilmez bir kültür hizmeti olarak –siyasal erki ellerinde tutanların görüşlerine bağlı olmaksızın- yaygınlıkla ve ucuza sunmak zorundadır. 'Ne kadar ekmek, o kadar köfte' hesabı bu bağlamda geçerli sayılamaz...

Ayşegül Yüksel

(Cumhuriyet, 24 Nisan 2012)

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim