http://www.aict-iatc.org/

“Ders”, “Hikâyeden Memurlar” ve “Süpernova” örneklerinde öne çıkan “beden dili”

Sezonun sonlarına yaklaşırken, özellikle beden dilinin öne çıktığı üç örneğe değinmek istiyorum bu yazımda... Bunların arasında neredeyse iki yüz yıl gibi bir sürenin geçmiş olmasına karşın en eskisi dahi, özellikle çağdaş ve ustalıklı yorumuyla, halen taptaze biçimde önümüzde duruyor!

1836 yılında ilk gösterimi yapılmış olan Gogol'un "Müfettiş"ini bu usta yazarın "Burun" ve "Palto" öyküleri ile harmanlamış olan Tiyatro BeReZe'nin, Eugene Ionesco'nun ikinci oyunu olan "Ders"i 60 yıl sonra yeniden yorumlayan Ensemble 34440 topluluğunun ve nihayet Bryony Lavery'nin 2010 yılı Londra yapımı "Beautiful Burnout"unu "Süpernova" adıyla yeni salonlarında sergileyen Tiyatro Dot'un bu ilgi çekici girişimlerini aynı kriterler açısından değerlendirmeye çalıştım: İlk ikisinin yorumunda beden dili, oyunun "belkemiğini" oluşturuyorsa, üçüncüsünde görsel tiyatro, metnin çok önüne geçiyor...

Bu konularda "mektepli" olmamakla birlikte, tiyatro sanatında dil ile bedenin, iletiler ile görselliğin birbirlerini tamamlaması gerektiğinin zorunluluğuna her daim inanmışımdır. Dahası – ve gene "boyumdan büyük" tanımlamalara girişme yürekliliğini göstererek – şunu savlamak isterim: Her ne kadar Aristoteles kuramına göre mimesis/yansılama ve mythos/öykü öğeleri tragedya tanımının başını çekiyorsa da, bunların etmen şekline gelmelerini sağlayan, öykünün akışını getiren aksiyon/eylem/devinim (Lat.: "actio", Yun.: "praxis") değil midir..? İşte bu üçüncü öğe, bazı oyunlarda kimi yönetmenlerin kendilerine has yorumlarda birer alt-metin çerçevesi oluşturmaya kadar gidiyor, diğer bazı oyunlarda ise "aksiyon"u oluşturan beden dili daha çok öne çıkarak ağırlık kazanıyor. Bu özellikleri irdelemek üzere yukarıda kısaca tanıttığım üç oyunu, "kronolojik" olmaktan ziyade, beden dilinin öne çıkma yoğunluğu sırasına göre gözden geçirelim.

60 yıl önceden...

Onyıllardır izlememiş olduğum, Eugene Ionesco'nun ikinci yapıtı olan "La leçon" / "Ders"ine, Paris'in alternatif/deneysel küçük bir "cep" tiyatrosundan ("Théâtre de Poche") yola çıkmasından tam 60 yıl sonra, İstanbul'un çok daha küçük "Karakutu"sunda yeniden kavuşmak, güzel bir sürprizdi. "Kel Şarkıcı"sının daha bir önceki yıl pek ilgi uyandırmamasına karşın bu yenilikçi/devrimci yazar, aynen bizim genç tiyatrocular gibi, yılmadan "devam!" diyordu – ve sonuçta haklı çıktı! "Ders"in iletisi olan "bilgi = kudret", o dönem için yeni sayılabilirdi; günümüzde ise klişeleşmiş bir savsöz durumuna gelmiş olmasına karşın, gene de Uyumsuz Tiyatro'nun ayağımıza kadar yuvarlanmış bu kilometre taşını gözardı etmeden, bu çok bilinen, eski oyunu büyük keyifle izledik.

Neden mi? "Kel Şarkıcı"da olduğu gibi, Ionesco bu oyununda da dil öğesini ön plana alıp onunla dalgasını geçiyorsa da, yönetmen Nihal Koldaş burada oldukça grotesk/abartılı bir yorum yeğlemiş... Özellikle öğretmenin tüm devinimleri, yazarın düşgücünü "% 150" ölçeğinde "zoom"luyor dersek, yanlış bir benzetme yapmış olmayız herhalde... Oyunun başındaki tedirginliğini simgeleyen küçük adımları, çekingen tavırları ve kendinden emin olmayan bakışlarına karşın, öğrencisinin üzerinde gittikçe kurduğu entellektüel hakimiyet, ruhsal durumunun abartılı bir bedensel izdüşümünde gösteriyor kendini – kız öğrencinin tutkulu bağımlılığı ise bu izdüşümün sanki fotoğrafik bir "negatifi"ni oluşturuyor!

Yeni bir topluluk olan Ensemble 34440 bu oyuna özenle hazırlanmış ve Reha Kadak ile Derya Sağlam, bedenlerini ustalıklı biçimde rollerine ortak ediyor, bu konudaki dozajları gittikçe yükselterek... Bakalım, daha sonra nerelere doğru yelken açacaklar ve bu olumlu çizgiyi sürdürebilecekler mi..?

175 yıl önceden...

Uyumsuz Tiyatro'yu yaratmış olan öncülerin arasında gördüğümüz Ionesco'dan bir asır kadar önce yaşamış olan Nikolai Gogol'u yazın tarihinin diğer önemli bir devrimcisi olarak görebiliriz. Kendi kanaatimce bunun iki nedeni, "Burun" öyküsüyle belki ilk absürd düzyazı örneğini vermiş, "Müfettiş" oyunuyla ise çağdaş tiyatronun öncü "karışıklıklar komedyası"nı yaratmış olmasıdır... Dostu Alexander Puşkin'in bir fikrinden yararlanarak kaleme aldığı, ahmaklık ve yolsuzluğun ne denli hazin boyutlara varabileceğini gösterdiği bu acı güldürü, uluslararası repertuarların vazgeçilmez bir yapıtıdır. Yaşamının bütün geri kalan dönemi boyunca Gogol'u tartışmalar ve savunmalar içine sürüklemiş olan bu yapıtı hakkındaki bir yorumunda, sahte müfettişi "şeytan", oyunun sonunda geldiği ilan edilen gerçek olanını ise "ilahi adalet" olarak tanımlamasını da çok anlamlı ve düşündürücü bulmuşumdur...

İşte bu büyük oyunun en önemli replikleri, Gogol'un ince bir özyapı irdelemesi olan "Palto" öyküsünün yanı sıra "Burun"dan da alıntılar ile harmalanarak, Tiyatro BeReZe tarafınca çok ustalıklı biçimde karşımıza getiriliyor... Erkan Uyanıksoy ve Elif Temuçin, her üç yapıtın can alıcı bölümlerini dikişsiz bir şekilde birbirlerine eklemekle kalmıyor, "Hikâyeden Memurlar" olarak adlandırdıkları bu uyarlamayı olağanüstü bir devingenlik ile bizzat sahneye taşıyorlar. Bu iki genç sahne sanatçısı, tiyatro eğitimi konusunda da işbirliği yaptıkları Danimarkalı Ole Brekke'nin "supervisor"lüğü ile dekorsuz ve kostümsüz, neredeyse ışıksız ve müziksiz, salt bedenleri ve sesleriyle 2011/2012 tiyatro sezonumuza bir sahne başyapıtını armağan etmesini bilmişlerdir..! Masa veya iskemle gibi dekorları kendi bedenleriyle, sahne müziğini mırıldanarak, el çırparak ve parmak şaklatarak yaratıp, bu yöntemle kendilerine has bir temel yaratıyorlar ("Vücudun duygu ve düşünceleri ifade eden bir hareketi, seyirciye doğrudan görsel bilgi verir ve alt-metni yansıtır. Alt-metni dışsal olarak açığa çıkaran vücudun jestleri, metnin aksine, dramatik ve komik etkiler oluşturur." Sonia Moore: Stanislavski Sistemi; bgst Yayınları, 2006; s.112)

Bana kalırsa (ki benzer bir önesürümü dergimizin Şubat sayısında da "Largo Desolato" oyununu irdelerken de getirmiştim), BeReZe'nin bu üstün yorumu bir "tiyatro dersi" gibi izlenmeli, incelenmelidir – ancak bu bağlamda bir eleştirmen kardeşimizin günlük bir gazetedeki "Gogol'un taşlamalarını betimleyecek dili olmayan bedenselliğe ne gerek var?" türündeki değerlendirmesine kesinlikle katılmadığımı belirtmem gerekiyor hemen: Bu yorumu bir sınav performansına benzetmekten ziyade, bedenin sözü ne denli destekleyebileceğini algılamak uğruna üstün bir uygulama örneği olarak görmek için, aynı zamanda tiyatro'daki "aksiyon"un o güzelim tadına varmak için bulunmaz bir fırsattır "Hikâyeden Memurlar"!

...ve bugünden...

Tiyatro Dot sezonun ikinci yapımlarıyla, 2005'de ilk sahneledikleri Bryony Lavery'nin yeni bir oyunu olan "Beautiful Bornout / Süpernova" ile yılın gene en sıra dışı oyununa imza atmasını bilmiş. Bundan altı yıl önce tiyatro yaşamımıza ilk adımlarını attıkları bu yazarın "Frozen / Donmuş"unda azgın bir pedofili olağanüstü bir beden dili ile canlandırmış olan Murat Daltaban, bugün ise izinde giden dört genç oyuncuya yönetmen olarak baş döndürücü bir sahne devingenliğini aşılamış, boks antrenörleri ve çağdaş dans sanatçılarıyla birlikte olağanüstü seyirlikler sunan bir "süper yapım"a imza atmıştır...

"Süpernova", yıllanmış bir antrenörün (sahnede ilk kez izlediğim Ünal Silver) yetiştirmeye çalıştığı beş genç boksörün öyküsüdür. Kendisine "tanrı" veya "kral" ünvanlarını yakıştıran Bobby Burgess, sözünden çıkmamaya mahkûm bu "döğüşen kurbağaları birer prens yapmak", "kanı ve kemik seslerini paraya çevirmek" çabasındadır. Gençlerin her birinin kendilerine has ülküleri, rüyaları vardır – aralarındaki tek kızın (Pınar Töre) kişisel dürtüleri ise, çocukluğunda aile içinde görmüş olduğu cinsel istismara bir çeşit tepki olarak "katil olmak" amacına kadar gidiyor! Ancak bu acımasız sporda sivrilmeleri, "yıldızları görmek" olarak tanımladıkları emellerini acaba ne biçimde gerçekleştirecek..?

Oyunun dekoru son derece minimalist, Yüksel Aymaz'ın spotları ve yarattığı gölgeler tam oturuyor, Uğur Yiğit'in müziği vurucu ve Daltaban'ın her sahne için seçtiği, Brecht'yen (özellikle "Cesaret Ana"yı anımsayınız!) ışıklı üst yazıları kışkırtıcı (örn., Burgess'in talimatlarına karşı çıkan Ajay/Cemal Büyükdöğerli'nin kovulmasını tanımlayan "SOĞUK SOĞUK KARLARA ÇIKMAK" gibi...).

Ancak "Süpernova"nın en belirgin özelliği, danslar, boks sahneleri ve oyunun sonundaki Ajay/Cameron (Hakan Kurtaş) arasındaki maçtır. Oyunun takribi 15.dakikasında ("BİR SALİSE" üst yazılı) dörtlü, 30.dakikasında ("DÖRT IŞIK YILI SONRA") beşli ve büyük maç başlamadan hemen önce hakemlerin ("ÜÇ HAKEM") dansı, birer devinim şölenidir, hiç kuşkusuz... Bundan öte, maçın roundlarını duyurmak üzere ringin etrafında dönerken, kusursuz "petite" vücudu ile birden cinselliğini ortaya çıkaran Pınar Töre de ayrı bir görsel zirve durumuna gelir ki, maç sırasında boksörlerin "dayak yeme"lerini simgelemek üzere yüzünde sürekli olarak değişen makyajı da "işin cabası"..!

İngilizlerin "arabayı atın önüne bağlamak" olarak çevirebileceğimiz deyimi, işleri tersinden başlamak gibi olumsuz bir anıştırma sağlıyorsa da, biz burada "Süpernova"nın –hiç de olumsuz olarak görmeyeceğimiz– tam da bu uygulamaya giriştiğini savlayabiliriz: Devinimler, sözlerden önce geliyor ve beden dili, replikleri çok arkalarda bırakıyor adeta... Özetle, bu müthiş performans sadece oyuncularını değil, seyircilerinin nefeslerini alıyor – ve böylesine bir "süper prodüksiyon"u izlemek için (tiyatro tarihimizin bugüne dek en yüksek bilet ederi olan) 50 TL'ye kıymalı, bence – sahi, Dot niye haftalık bir "halk günü" yapmıyor..?

Kıssadan kisse: Beden dilini artan oranda ortaya çıkaran bu üç oyunu, mümkünse yukarıda irdelediğim sırayla izleyiniz..!

Robert Schild
Tiyatro... Tiyatro... Dergisi, Nisan 2012

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim