http://www.aict-iatc.org/

KONTRABAS VE ÇALGICI

Yetersizlik duygusuyla bunalan varoluş savaşçıları üstüne...

Ünlü romanı 'Koku' ile dünya düzeyinde tanınan Alman yazar Patrick Süskind'in en çok sahnelenen oyunu 'Kontrabas'(1981) ilk kez 1992-1993 döneminde çıktı sahnelerimize. Metin Belgin'in İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda sahneleyip oynadığı bu tek kişilik oyun, yine Belgin'in sahnelemesiyle, aynı yıl Bursa Devlet Tiyatrosu'nda Olcay Kavuzlu'nun yorumuyla geldi gündeme.

Her iki yapımı da o yıllarda izleyemedim. Dahası, Belgin'in 16 yıl sonra (2008-2009 döneminde) bu kez Ankara Devlet Tiyatrosu için sahnelediği ve yine Kavuzlu'nun sunduğu oyunla ilk kez birkaç gün önce buluşabildim.

Oyun kişisinin, başı sonu belli bir öyküyü ya da anıyı sergilemek yerine, duygu ve düşüncelerini, sıra/düzen tanımadan seyirciyle paylaşmaya yöneldiği 'Kontrabas', seyirciyi sahnede yer alan 'performans metni'yle yüz yüze bırakan bir yazarlık çalışması.

Oyun, Hakan Dündar'ın, içi oyulmuş ve derinlik kazandırılmış kontrabas biçimindeki boşluğu, yaklaşık dört metrelik bir 'tünel' boyutunda tasarladığı sahne uzamı içinde yer alıyor. Sahnenin ön düzeyinden arka düzeyine ulaşan tünelin yan duvarlarının gerisine, oyunda kullanılan ve işi bitince gözden uzaklaştırılan araç/gereç yerleştirilmiş.

Sahnede yalnızca Adam ve gerçek bir kontrabas var. Adam, devlet senfoni orkestrasında çalan bir kontrabasçı. Zeynel Işık'ın, ön düzeyde parlak bir 'aydınlık' sağlayan, tünelin derinliğindeki boyutlarda ise 'hafifçe buzlanmış' etkisi yaratan ışık tasarımı, oyuncunun, tünel içindeki 'ileri' ve 'geri' hareketleri doğrultusunda, 'dış'a ya da 'iç'e 'dönüşler'ini açımlıyor. Kimi zaman söylemini, güvenli bir duruşla sahne önünde sürdüren kontrabasçı, bunalımın sıfır noktasına eriştiği anlarda, tünelin oluşturduğu 'girdap'a kapılıp sahnenin art alanına kaçıyor.

Yaptığı işin tutsağı olmuş bir insanın yalnızlığı içinde kendi kendine attığı çığlığı dinliyoruz oyun boyunca. Ne tutsaklığından kurtulabiliyor ne de tutsaklığına boyun eğebiliyor. 'Kendini beğenmiş' tavrına karşın, 'yetersizlik duygusu' içinde kıvranan, umarsız bir varoluş savaşçısı var karşımızda. Bir yandan, soylu bir sanatın icracısı olmanın verdiği üstünlük duygusunu yaşarken, öte yandan, çaldığı enstrümanın orkestradaki 'öne çıkmayan' konumu nedeniyle, 'dikkat çeken' bir 'solist' düzeyine hiçbir zaman ulaşamayacak olmanın getirdiği aşağılık duygusunun sarmalında kıvranmakta. (Yapıtlarında kontrabas partisyonlarına önem vermiş/vermemiş besteciler karşısındaki tepkileri, kontrabasçının attığı çığlığın en parlak bölümlerini oluşturuyor.)

Kontrabasçı, bir yandan, güçlü bir orkestranın elemanı olmanın verdiği güven duygusunu, öte yandan, orkestra çalışmalarında öngörülen hiyerarşik düzene uymaya zorunlu bir 'memur' olmanın ezikliğini aynı anda yaşıyor.

Kontrabasın etli butlu, iri bir kadın bedeni görünümünde olması, çalgıcıyla çalgısı arasındaki –tadı kaçmış- ilişkiye –tadı kaçsa da bağımlılık yaratmış- cinsellik boyutu da katıyor.

Süskind'in başarısı, 'kendisi için bir kişilik yaratamamış' bireyin bunalımını anlatmak için kusursuz bir eğretileme (metafor) yakalamış olmasında. Orkestra müziğinin vazgeçilmez çalgılarından olan 'kontrabas', icracısını orkestrada/yaşamda geri düzeyde kalmaya zorlayan, buna karşılık sürekli olarak, bakım ve özen isteyen, taşıması ve koruması zor bir 'yük' olarak algılanıyor: Sevgili niteliğini yitirmiş bir eş gibi, önce coşkuyla sarmalanmış olsa da, daha sonra –yaşamdaki/toplumdaki dayatmalar sonucunda- bıkkınlıkla sırtlanagelen bir aşk/nefret nesnesi...

Kavuzlu'nun, son derece denetimli ve enerjik oyunculuğuyla dengeli bir tempoya oturttuğu, aralıksız 60 dakika süren oyun, biraz –gereksizce- uzamasına karşın, seyircinin algı sürecinin kopmasına neden olmuyor. Ya da Belgin'in kurduğu sahne dili ve Kavuzlu'nun yorumu böyle bir kopmayı engelliyor. Daha önceki yapımlarda var mıydı, bilmiyorum, ama bu son yapımda 'interaktif' (seyirciyle yalnız gözgöze değil, 'söz söze' iletişim kurma amaçlı) yaklaşım görünümünde, 'göstermeci' biçemin ağır bastığı, dolayısıyla da acınası/buruk anların, dramatik oyunculuğun 'hüzün' kotarma araçlarıyla değil, 'öfkeli bir alaycılık'la göğüslendiği görülüyor. 'Hüzün', 'alaycılık' süzgecinden geçirildiğinde daha bir koyulaşıyor.

Donanımlı, duyarlı, özenli bir tiyatroculuk örneği...

Ayşegül Yüksel

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim