http://www.aict-iatc.org/

VE HEP BİRLİKTE SOLDAN ÇIKARLAR – mış…

Siyasi fikrim ve dünya görüşüm bağlamında karnım çok geniştir. Dünya görüşüme ve siyaseten kendim için belirlediğim ilkelerime hangi kesimden veya kesimsiz insandan ne türden bir eleştiri gelirse gelsin kabulümdür. Ve her eleştirinin sonunda da oturur illa ki düşünür ve sorgulamayı tekrar tekrar yaparım. Şayet bir şey söylenmişse bir gedik veya açık vardır diye düşünür, ola ki o gediği kapatırsam daha ideal bir düşünce düzlemine kavuşurum diye çaba sarf ederim. Bu çabam ve sancım asla bitmeyecektir. İyinin daha iyisi vardır der ve gelişimin de ancak bu şekilde olacağına inanırım. Ancak ne benim ne de başka bir kitleye ait herhangi bir fikriyatın aşağılanarak eleştirilmesine asla tahammül etmem. Bu durum, ülkemiz insanları açısından kanayan yaradır. Bir fikri eleştirirken aşağılayarak, küçük düşürerek eleştirmek, bu görüşü savunan insanların incinebileceğini düşünmeksizin hareket etmek ve en kötüsü de karşı duruşu araştırmadan, kulaktan dolma klişe cümlelerle sergilemek. Burada art niyet veya cehalet olduğunu düşünürüm ve gerekli tepki neyse onu gösteririm. Bu yazı da bir fikri eleştirirken alay etme yolunu seçenlere gösterilen bir tepkidir.

İstanbul Devlet Tiyatrolarının "Ve Hep Birlikte Soldan Çıkarlar" oyunundan bahsediyorum. Sahneye girip koltuğuma oturduğumda şaşaalı bir dekorla karşılaştım ve etkilendim. Her şey yerli yerinde, pırıl pırıl bir dekor. Şık bir stüdyo, üç dev ekran, ana kumanda masası ve ana kumanda masasında çalışan görevliler. Sahneye girdiğinizde bunlar sizi karşılaşıyor. Bu güzel dekorun etkisiyle daha bir merakla bekledim oyunun başlamasını. Dikkatimi çeken bir şey vardı. Oyunun broşürüne baktığımda üç kişilik bir oyun olduğunu düşünmüştüm. Ancak oyun başlamadan önce bile sahnede hali hazırda dört oyuncu vardı. "Dur bakalım, ne çıkacak" dedim ve oyunun başlamasını bekledim. Derken İsmail İncekara ve ardından Gülenay Kalkan çıktılar sahneye. Oyuncu sayısı altı oldu. Sonrasında dev ekranlara verilen görüntülerde yer alan oyuncuları da eklediğimizde oyuna katkıda bulunan daha doğrusu oyunda yer alan oyuncu sayısı 38'e çıkmış oldu. Hadi diyelim bir nezaketsizlik yaptınız ve yansılarda var olanları oyuncu listesine eklemediniz ancak oyunun başından sonuna kadar sahnede yer alan, ana kumanda masasında harıl harıl çalışan ekibi oynayan üç oyuncuyu neden herhangi bir broşüre veya tanıtım panosuna eklemediniz? Bu, yapılan nezaketsizliğin boyutunu daha da arttırmıştır. Kimse "aman bee Mehmet, ona mı takıldın" demesin. Buna takınılır elbette ve asıl buna takmak lazım. Çünkü bu hatada, gencecik oyuncuları görmezden gelmek var. Ve bu şekilde, hani "ustaaaa" diye nitelendirdiğimiz oyuncuların her zaman televizyon ekranlarında, gazete köşelerinde dillerine pelesenk ettikleri "emeğe saygı" diye nitelendirdikleri şeyi asıl kendileri bozmuş oluyor ya da en azından buna ses çıkarmamış oluyorlar. Burada emeğe saygısızlık yapılmıştır. Ve bunu maalesef bir devlet kurumunun görevlileri yapmaktadır.

Şimdi oyuna bakalım birazda...

Bir şov programı... Hoş; şov programı mı siyasi analiz programı mı o da belli değil. Yazar buna net karar verebilmiş değil. Hareketli, kıpır kıpır bir müzik eşliğinde dans ederek içeri giren bir adamın seviyesiz konuşmaları ile başlıyor program, sonrasında birden bir kadın yorumcu alınıyor içeri ve siyasi ahkâmlar kesiliyor. Neyse; yazarda metni yazarken bir kararsızlık olduğu veya metinde bir bütünlük olmadığı çok açık. Programın formatı şu; dünyanın belli yerlerindeki kanal muhabirlerine bağlanılıyor, daha sonra canlı yayına alınan telefonlar doğrultusunda oradaki o muhabirlere belli yaptırımlarda bulunuluyor. Şimdi; burada yorumcuya ne gerek var? Alın size ilk mantık hatası. Gerçi Türk televizyonlarında Rasim Ozan Kütahyalı denen adama "Derin Futbol" isminde bir programda spor yorumculuğu yaptırılırsa oyunun yazarı da alakasız bir yorumcuyu böylesine bir programa hayli hayli yerleştirir. Program başlıyor; belli bölgelerdeki muhabirlere bağlanılıyor. Derken Amerika'dan gelen bir haber gündeme bomba gibi düşüyor. Dünyanın en tanınmış isimlerinden biri olan Bill Gates kayıp... Bir anda stüdyo karışıyor, sadece stüdyo değil bütün dünya bu haberle çalkalanıyor. Artarda canlı bağlantılar yapılıyor. Durumun ne olduğu net bir şekilde öğrenilmeye çalışılırken bir anda stüdyoya bir telefon geliyor; telefondaki kişi bir zapata... Ve telefondaki kişi, Bill Gates'in aslında önceki yaşamında Karl Marks olduğunu (reenkarnasyon hikâyesi) ve Zapataistalar tarafından kaçırıldığını söylüyor. Haydaaa!.. Karl Marx ile Zapataistalar arasındaki bağlantıyı lütfen yazar bir açıklasın bakalım. Bu nasıl bir bağ kurmaktır? Biliyorum bu yeni bir tartışma konusu olacak ama olsun. Bu bağlantıyı kuran insanlar biraz daha araştırsınlar lütfen. Özellikle Zapataistaların Latin Amerika'da Marksist-Leninist geleneksel anlayışında bir öncü olmayı reddettiklerini bilmemek sanırsam büyük bir eksikliktir. Ayrıca her direnişçi, mücadeleci grubu zorla Marksist bir çizgiye oturtma çabası da enteresan gelmiştir hep bana.

Devam edelim oyuna... Derken, Bill Gates'in aslında başka başka yerlerde olduğuna dair bir kaotik ortam oluşuyor, her yerden farklı haberler geliyor. Her haberin peşinden koşulmaya başlanıyor. Böylesi kritik durumlarda uydurma haberler gerçekten de oluyor. Bu durumlarda bilgi kirliliği en edepsiz şekilde alıp başını gidiyor. Maalesef bazı insanlar da bu asparagaslara herhangi bir araştırma yapmadan adeta kendisi görmüş ve bizzat şahit olmuş gibi hemen atlıyor, atladığı yetmezmiş gibi bunu duyurmaya da başlıyor. Ve bir haber daha; Bill Gates Manisa'da... Manisa'dan canlı bağlantılar yapılıyor, herkes bu haberin peşinden koşturmaya başlıyor ve Manisa birbirine giriyor. Yazar nasıl dolmuşsa artık kendi ülkesinin insanlarına karşı; birden bire bütün absürtlükleri Manisa halkına ve dolaylı yolla halkımız üstüne yaftalamaya başlıyor. Manisa'daki üst düzey yöneticilerden tutun da halk kesiminden bir sürü karakteri en cahil yüzleriyle sergileme çabası had safhada. Neler yaftaladığını burada söylemeyeyim, çünkü cidden oradaki insanlara yapılan hakaretleri tekrar etmek istemiyorum. Bu ülkede ne yazık ki "aydın" diye anılma gayretindeyseniz adeta illa kendi ülkenize, kendi halkınıza, dini inançlara küfür ve hakaret etmek durumundasınız. Bir takım elitist ve aklı sıra marjinal olan insanlara göre aydın olmanın şartı budur. Burada da bu gafleti açık seçik bir şekilde görüyoruz. Saflığı, temizliği sadece eli ayağı birbirine girmek, aptallık, şapşallık, cehalet olarak göstermek yakışıksız olmuş. Evet, gelin hep beraber ortada var olan sorunu tartışalım, varsa cehaletten kaynaklanan bir maraz bunu hep beraber gidermeye çalışalım. Ancak böyle aşağılamalarla, hor görmelerle yapmayalım bunu. Bu tavır, eleştirip değiştirmeye çalıştığımız kitleyi dönüştürmekten, değiştirmekten, ilerletmekten ziyade aydın kesiminden tamamen uzaklaştırır. O zaman da ülkeyi kurtarma işleri sadece şarap masalarında kadeh kaldıran, boynu fularlı birkaç tipin "azizim" diye başlayan cümlelerine sıkışıp kalır. Ve asla asıl yara, asıl sorun tespit edilemez. Tespit edilemediği gibi de çözüm hiçbir zaman gerçekleşemez. İşte o zaman o boşluğu dolduracak illaki birileri çıkacaktır. O birileri de onlarca yıl iktidarda kalmaya devam edecektir. İşte o zaman da, o tepeden konuşan, halkın eksikliğini ışık tutarak, yol göstererek değil de aşağılayarak, inciterek tespit etmeye çalışan kitlenin asla söz söylemeye, serzenişte bulunmaya hakkı olamaz. Çünkü bunun müsebbibi kendileridir.

Bu oyunda yapılan aşağılamalar sadece bununla sınırlı değil. Yazar sözde kapitalist zihniyetin televizyon kültürünü eleştiriyor. Hani müzik eşliğinde dans ederek stüdyoya giren bir program sunucusu ve yorumcu bir kadın sahneye çıkıyor dedik ya, işte kapital düzenin medyasına yapılan eleştiriyi de bu kişiler aracılığı ile veriyor. Ancak asla öyle değil. Sahneye çıkan yorumcu kadın seksapelitesi yüksek, dekolte bir kıyafet giymiş bir kadın. Evet, doğrudur, tv ekranlarında sırf reyting kaygısı ile dikkat çekmek için böyle kadınları bulundururlar. O kadınlar daha çok iki kelimeyi bir araya getiremeyen, diyalektiği zayıf, neden – sonuç ilişkisi kuramayan, herhangi bir sentez üretemeyen tiplerdir, sadece görüntü olsun diye oradadırlar. Ancak ne hikmetse yazarın sahneye çıkardığı seksi kadın tiplemesi yorumlarıyla herkesi bir bir cevaplayan, paylayan, otorite ve son noktayı koyan bir kadın oluyor. Ve herkes tarafından da kabul görüyor. Adeta tek gerçeği ve doğruyu o kadın söylüyor. Her tahmini doğru çıkıyor, hiç kimse o kadının mantık çıkarsamalarına itiraz edemiyor, itiraz edenlere de kallavi şekilde cevaplar veriyor. Oysa kadının verdiği cevaplarda öyle açıklar var ki... Ancak yazar kadını yücelttikçe yüceltiyor. Ve bu yüceltme benim midemi bulandırdı. Aslında bu yapılan, bir bakıma kapital düzeni eleştirmekten ziyade gerçeğin bu düzende olduğunu söylemektir. Yazar bunu yaparken karşı fikri de yerden yere vuruyor. Sosyalist – Marksist söylemde bulunan kişiler canlı yayına katılıyorlar ve işin kötüsü canlı yayına bağlanan bu yorumcuların veya parti liderlerinin hepsi nedense kir pas içinde, ne söylediği anlaşılmayan, hezeyanları olan, söylemlerinde çelişkiler barındıran, yorumcu kadın karşısında aciz kalan, kendini savunamayan kişiler olarak gösterilmiş. Bu gerçekten çok çirkin. Ne hakla bir kitlenin insanlarının hepsi sadece bu şekilde gösterilir. Yapılan açıkça şudur; dünyada var olan ve o an canlı yayına bağlanan bütün Marksistlerin yorumları yanlış bir tek o kadın yorumcunun söyledikleri doğru. Yani aslında Marks'ı anladığını ve savunduğunu iddia edenler aslında yanlış anlamışlar fakat Marks'ı doğru algılayan insanlar ise kadın yorumcu ve onun gibileri. Bu kadın tipi ise mini etekli, göğüs dekolteli, şuh bir kadın. Ahh ahh! Kadının, Microsoft işletim sistemi ile Marks'ın fikirlerini kıyaslaması ve benzerlik olduğunu söylemesi yok mu? Beni çıldırtan sahneydi. Oyunun sonunda da adeta günah çıkarmak istercesine veya aslında biz Marks'ı eleştirmiyoruz sadece gerçek hakkını ve değerini "biz" teslim ediyoruz dercesine Marksist ideologların isimlerinin teker teker zikredilmesi açık bir ikiyüzlülüktü.

Ağır bir eleştiri demeyin lütfen, oyunları biraz irdeleyerek izleyen, sosyal içerikli oyunlara meraklı olan ancak orada yer alan kavramların, ideolojilerin birçoğuna hâkim olan her insan benimle aynı kanaate sahip olacaktır. Umarım bu tarz, yazarın bu oyunu ile sınırlıdır. Şayet yazarın genel tavrı ve genel tarzı bu ise eyvah derim sadece! Oyunun yazarı; Kerem Kurdoğlu.

Celâl Kadri Kınoğlu; oyunun yönetmeni. Metne bu kadar lâf eden biri olarak yönetmeni de olumsuz şekilde eleştireceğim diye bir kaide yok. Fikri alt yapısını bilmiyorum ancak keşke bu oyunu yönetmeye talip olmasaydı. Yine de çok başarılı bir yönetim görüyoruz. Dekor, kostüm tercihleri çok iyi. Keşke başka ülkelere bağlanıldığında ekranların arkasında verilen görüntüler tek fotoğraf şeklinde değil de akan görüntüler halinde olsaydı. O daha şık olurdu.

İsmail İncekara; devlet memuru oyunculuğunu yine bir Devlet Tiyatrosu oyuncusunda açık açık görebiliyoruz. Yani "bitse de gitsek" mantığı. Dans edemiyor, müzik başka ritimde beden başka bir ritimde... Replikler unutulur, dil sürçmeleri epey bir yaşanır, seyirciyle gereksiz yere göz göze gelinir ve seyircinin olumsuz tepkisinden etkilenilir. Bunlar böylesi deneyimli bir oyuncuya yakışmıyordu. Gerçi bu oyuncuları nedense televizyon dizilerinde çok daha farklı bir performansla izliyoruz. Bir daha soruyorum; neden acaba?

Gülenay Kalkan; oynadığı karakteri çok iyi yansıtmış yani başarılı bir oyunculuk sergilemiş. Kendinden emin, sakin oyunculuğu beni etkileyen unsurlardı.

Elif Çelikcan ve maalesef isimleri hiçbir yere yazılmadığı için burada adlarını yazamayacağım ana kumanda masasındaki görevlileri oynayan oyuncu arkadaşlar; oyunun asıl kahramanları sizdiniz bence. Hiçbir an oyundan kopmadınız, her an oyunun içindeydiniz. Sizin bulunduğunuz kısma baktığımda gerçekten de televizyon kanallarındaki bir teknik destek ekibini görüyordum. Sözleriniz çok az olmasına rağmen beden ve mimik hareketlerinizle harika bir iş çıkardınız. Sizleri emeğinizden ötürü tebrik ediyorum. Tabi ki canlı bağlantılarda yer alan oyuncu arkadaşları da ayrıca tebrik etmek gerekir.

Zannımca bu oyun ideolojik bağlamda bir kesimin gönlünü incitecek düzeyde aşağılama içeren bir oyun. Keşke daha özenli yazılsaydı da 21. yüzyıl Marksizm – Sosyalizm anlayışına katkıda bulunsaydı. O zaman gerçekten çok büyük bir işe imza atılırdı.

http://www.tiyatronline.com/yazarlar/3457/haber/2240/mehmet-konuk-ve-hep-birlikte-soldan-cikarlar-mis-

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim