http://www.aict-iatc.org/

TEŞEKKÜRLER RETRO

Çocuklar Duymasın isimli televizyon dizisinde psiko-terapist rolündeki kişinin diline düşen "çocukluğa inelim" kavramı esprili, daha doğrusu alaylı bir dille sunulduğu için psikoloji konusunda pek bilgiye sahip olmayan insanlar da bu sözü kendi aralarında yaptıkları muhabbetlerde dalga konusu yapmaya başlamışlardı. Bu durum sadece bahsi geçen bu dizide değil, başka televizyon programlarında da karşımıza çıkıyor maalesef. Aslında bu sözü böylesine pervasızca sarf eden insanlar bilimsel olarak büyük bir hataya sebebiyet verdiklerinin idrakinde değiller. The Club'un Retro oyunu gibi prodüksiyonlara bu bağlamda teşekkür ederek yazıma başlamak istedim. Retro oyununda geriye dönmenin, çocukluğa inmenin ya da çocukluk evresinin aslında ne denli önemli olduğunu net bir şekilde görüyoruz.

Hipnoterapi; yarayı deşmek...

Terapi demek aslında bir bakıma psikolojik ameliyattır. Herhangi bir hastalıktan veya rahatsızlıktan ötürü ameliyat olmak zorunda kalan bir bireye yapılan işlem aslında deşmek, hastanın vücudunu yarmak, paramparça etmektir. Yaralarından, zararlı şeylerden kurtarmak için yani hastayı iyileştirmek için, neşter vurmak, paramparça etmek gerekmektedir. Psikoterapi tam da budur işte. Psikolojik bakımdan hastayı ameliyata almak demektir. Gelen bireyin bütün gizil yanlarını, bitirilmemiş işlerini, kenarda köşede kalmış duygularını, bilinçaltını, geçmişini ortaya dökmektir. Bu ciddi bir sarsıntıdır; ancak daha iyi olmak içindir. Aksi taktirde, sadece duruma yönelik yapılan bir müdahale, ucuz bir terapi yöntemidir ve kanayan yarayı durdurmaktan yani yara bandı görevi görmekten başka bir şey değildir. Hipnoterapi ise yarayı deşmenin en üst seviyesindeki halidir. Ve terapi yöntemleri içinde en riskli olanıdır. Şayet ciddi manada uzman biri tarafından uygulanmıyorsa onulmaz yaralar açabilir. Geriye dönüş denen durum, düzeltmenin aksine o döneme takılmaya sebebiyet verebilir.

Retro, bir hipnoterapi seansıyla başlıyor. Birkaç kişi tarafından tecavüze uğrayan küçük bir kız çocuğu hipnoterapi seansında defalarca transa alınmaya çalışılıyor. Bu yolla, çocukta oluşan travmanın sonuçları giderilmeye çalışılır ancak bu travmadan ötürü çocukta hafıza kaybı, çeşitli halüsinasyonlar ve agresyon ortaya çıkar. Hipnoterapist bir yandan çağrışımı yakalamaya çalışırken öte yandan beliren diğer sorunlarla mücadele etmeye çalışır. Ancak mücadelesi sadece hastasıyla değildir; bu hasta sayesinde kendisiyle de ciddi bir mücadele daha doğru bir deyişle yüzleşme içerisine girecektir. Terapistin çocuğu, yaşamını yitirmiştir. Fakat terapist, çocuğunun ölümünü her defasında farklı şekillerde tahayyül edip, farklı anlamlar yükleyerek kendisine ve eşine çeşitli suçlamalarda bulunur. Bu ölümü bir türlü kabullenememektedir. Aslında içten içe bir bakıma danışanı ile çocuğu arasında bir bağdaşım kurmaktadır ki bir terapist için bu en tehlikeli, en riskli durumlardan biridir. Hasta kızın ailesindeyse baba yoktur, anne uyuşturucu bağımlısı bir gençle aynı evi paylaşmaktadır. Çocuk bu ortamda kendine özgü hayali bir dünyada yaşamaktadır. Oyun tam bir "tutunamayanlar" örneği; bir yandan tecavüze uğramış küçük bir kız çocuğu, çocuğunu ihmal eden depresyonda bir anne, kendi sanrılarıyla uğraşmak zorunda kalan bir terapist, eşini ve evliliğini ayakta tutmaya çalışan bir eş...

Yazan – yöneten Cihan Sağlam; her ne kadar hipnoterapi seansını ve hasta – danışman ilişkisini ciddiyetle ele almış olsa da ve bu bağlamda kendisine teşekkür etsem de hipnoterapi seansları hakkında pek bir malûmata sahip olmadığı aşikâr. Hiçbir terapist hastasıyla bu denli yakın bir ilişki içinde bulunmaz, hitaplarına çok dikkat eder. Kaldı ki hipnoza alma veya uyandırma asla oyunda olduğu şekliyle yapılmaz. Biraz daha hipnoz hakkında araştırmalarda bulunsaydı ya da en azından seansları gözlemleyebilseydi daha başarılı bir metin çıkarabilirdi. Fakat bu belli başlı birkaç eksikliğin haricinde hayata bir türlü tutunamayan insanların yaşamlarını derinlemesine ve boşluklar bırakmadan vermesi güzel. Oyundaki karakterlerin yaşamış oldukları buhranları ve iç sancılarını başarılı bir dille sahneye aktarmış. Eminim ki seyirciler, kendilerini, tutunamayan bu insanların bulundukları duygu durumlarının içinde net bir şekilde bulmuşlardır.

Ercan Reşat Demir; oyunda terapist rolüyle karşımızda. Hezeyanları, çelişkileri, buhranları olan bir terapisti çok iyi oynamış. Ses tonu zaten büyük bir artı kendisi için ve bunu da kullanmasını bilmiş. Belki terapist tipini canlandırırken kendine özgü bir yorumla bulduğu bir tik olabilir ama gözlüğü ile uğraşmayı biraz daha azaltırsa ve seyirciye biraz daha yüzünü gösterirse daha iyi olacaktır diye düşünüyorum. Oyunun başlarında epey bir heyecan vardı ve ellerinin titremesi maalesef fark ediliyordu. Umarım sadece gittiğim gösterim itibariyle böyledir.

Sedef Akalın; hasta kızın annesi. Yalnızlık duygusu ve korkusu ile patolojik şekilde bir erkeğe sığınan kadın rolünde başarılı. Gözlerini çok iyi kullanıyor. Fakat sahnede ne olursa olsun, rolün haricinde oluşan gereksiz gülümsemeleri kabul edemiyorum. Bu seyircinin gözünden kaçmayan ve pek de affedilmeyen bir şeydir. Özellikle böylesi oyunlarda. Keşke onlara engel olsa da daha temiz bir oyunculuk çıksa ortaya.

Serkan Dağlı; hasta kızın annesinin sevgilisi. Umarsız, uyuşturucu bağımlısı, yalana başvuran, duygu yönü eksik, içinde kime ve neden olduğu belli olmayan nefretini her zaman belli eden bir genç. Ve Serkan Dağlı bu duyguların hepsini hissettirebiliyor. Sahnedeki özgüveni dikkatimi çekti, umarım bu yönünü hiç kaybetmez. Ancak ufak birkaç öpüşme ve ön sevişme sahnesinde zorlanıyorsa lütfen hiç yapmasın ya da ışık uygulamayla bu durum ört pas edilsin. Çünkü o ön sevişme sahnelerindeki tedirgin hal komik görünüyor.

Yunus Emre Denizoğlu; kısa kısa epizodlarla sahneye girip çıkıyor. Kâh bir hayal rolünde kâh terapistin oğlu rolünde. Kısa rollerine rağmen kendisini fark ettirebilen oyuncuları naçizane hep takdir etmişimdir. Denizoğlu için de bu durum söz konusu.

Alayça Öztürk; terapistin eşi rolünde sahnedeydi. Bence oyunun en disiplinli, en ayakları yere sağlam basan oyuncusu. Anlayışlı bir eş, metanetli ve evliliğini kurtarmaya çalışan bir kadın. Ancak bunu yaparken asla vakarından taviz vermiyor. Alayça Öztürk, dönüşleri, ağır ve asil tavırları, abartıya kaçmayan ufak mimikleri ile bunu net bir şekilde yansıtıyor.

Tuba Karabey; "off be" diyorum. Mükemmel oynuyor. Seyircileri kendine hayran bıraktırıyor. Hasta kız rolünde seans esnasında başka biri, annesinin karşısında başka bir evlat, halüsinasyonlar ve sanrılar görürken başka bir çocuk oluyor. İç enerjisi çok yüksek bir oyuncu. Özellikle terapi seansında, çağrışımın yapılmasına ramak kaldığı sahnedeki performansından ötürü yerimde duramadım. Tuba Karabey, inanın oynamıyor, hissediyor ve yaşıyor. Çok sahici bir oyunculuğa sahip.

The Club'ın oyunlarındaki müzik seçimlerini seviyorum. Her sahneye uygun müzikler, eserler buluyorlar. Bu, duygu aktarımını daha kolay hale getiriyor. Ancak maalesef diğer oyunları olan Aşk Şarkısı hakkındaki yazımda belirttiğim hususu bu oyunda da dile getireceğim. Sahneyi terk eden oyuncu sadece kendisine özgü olan aksesuarını da alıp çıksın sahneden. Örnek; eve anahtarla gelen birey anahtarını da beraberinde götürsün. Farklı iki ev ortamı gibi sunulan aynı mekânda iki ayrı anahtar durmasın sehpada ya da evine gelen misafire şarap ikram eden kişi bir önceki sahnede kendi kullandığı ve yarım kalan bardağının üstünü tamamlayıp misafirine ikramı o şekilde yapmasın. Bu konularda daha titiz davranılırsa eminim kendi tarzlarında çok daha başarılı işler çıkaracaklardır.

http://tiyatrodergisi.com.tr/yazi.php?hng=234

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim