http://www.aict-iatc.org/

PORTAKAL ÇİÇEĞİ SUYU…

Amman kimse ahlaksal takıntılarıyla cevap vermeye kalkmasın şimdi yazacaklarıma. Tamam, saygı duyarım ancak bence toplumsal bilinçaltıyla, süper egoyla konuşan insan yığınları olarak, kurduğumuz dünyamıza, ahlaksal değerlerimize bir kez daha göz atalım ve ona göre ahlaksal tezlerimizi ve çizgimizi oluşturalım.

Efendim; şu bilinsin ki evliyken veya değilken, daha doğrusu duygusal bir ilişki yaşarken o ilişkinin bitmesi için kavgaya veya anlaşmazlığa gerek yoktur. "Ben değiştim", "sen değiştin", "artık seni sevmiyorum, senden hoşlanmıyorum" gibi duygular ve düşünceler de ayrılık sebebidir. Ancak nedense yukarda bahsettiğim toplumsal bilinçaltından ötürü sanki bir evliliğin ya da ilişkinin bitmesi için illa bir sorunun olması gerekiyor. Bu şart değildir. Ayrıca, sorunların ve ayrılıkların olması tabi ki istenmez. Keşke olmasa, keşke bütün evlilikler, ilişkiler bir ömür boyu sürse fakat evli ya da ilişkisi olan biri şayet başka birinden hoşlanıyor veya başka birine aşk besliyorsa bu da kabul edilmesi gereken bir tercihtir. Ancak burada yapılması gereken hali hazırda beraber olunan kişiyi bundan haberdar etmektir. Yani dürüst davranmak gerekir. Böylesi bir durumda dürüst davranmamak ilişkideki bütün tarafları yıpratır ve hatta heder eder. Ve yeni başlayacak olan ilişkinin de duygusal yanını zayıflatır. Çiftlerin birbirlerine olan saygılarının yitirilmesine sebebiyet verir. Bundan dolayı açık yürekli ve dürüst davranmak gerekir. Zaten evli veya ilişkisi olmasına rağmen, ilişkide olduğu kişinin haricinde başka birine karşı derin duygusal bir şeyler hisseden kişi aslında ilişkisi olmayan kişidir. Onun hali hazırdaki ilişkisi zaten sona ermiştir. Duygusal hisler beslediği yeni kişi ile ilişki başlayacak olsa da olmasa da var olan ilişkisini bitirmelidir. Hesap yapmamalıdır. Asıl dürüstlük de budur ve benim kastettiğim kadarı da budur işte.

Tiyatro Fora'nın dört kişilik oyuncu kadrosu ile bu sezon sahneledikleri yeni oyunu olan "Portakal Çiçeği Suyu" bir yanıyla aldatmanın psikolojik dinamiklerini sunuyor bizlere.

David ve Cathy Larson çifti ile Brad ve Beth Youngquist çifti. Çocukları var, onlarla beraber yaptıkları plânlar ve belli yaşam standartları var. Dışarıdan bakıldığında gayet mutlu iki çift. Aralarında sorun olmayan, yaşamları "düzenli!" (toplumun dayattığı bir sözdür ama ne demektir kimse bilmez) bir şekilde sürüp gidiyor. Ailece görüşen bu iki çift aslında içten içe çatırdayan evlilikler yürütüyorlardır. Çünkü Larson çiftinden David Larson, Youngquist çiftinden Beth Youngquist eşlerine karşı duygusal manada artık bir şey beslememektedirler. Hem de uzun zamandır. Ve David ile Beth arasında önceleri platonik olarak, sonraları ise birbirlerine itiraf ettikleri bir aşk başlar. Gizli gizli görüşmeye başlarlar. Birbirlerini çok sıkışık zamanlarda görebiliyorlardır ancak. Bu ise özlemin artmasına, büyük bir heyecanın oluşmasına sebep olur. Aralarında büyük ve kopmayacak bir aşkın bulunduğuna kendilerini inandırırlar. Yoksa o anlarda mı öyle hissediyorlardır? Mutsuz olan evliliklerinden ötürü sığınacak bir liman bulma endişesi midir yoksa gerçekten "aradığımı, istediğimi buldum" duygusu mudur? Oyunun ilerleyen sahnelerinde elbette sorunun cevabını buluyoruz. David ve Beth bir gün buluştuklarında ilişkilerini sorgulamaya başlarlar. Artık gizli görüşmelerden bunalmışlardır. Bu konuşmalar esnasında hayaller kurarlar ve tabi ki çiftlerin maalesef en büyük hayali gibi görünen "çocuk" hayaline düşerler. Neden maalesef diyorum peki? Çünkü çift, bu hayalden sonra birden bire eşlerine durumu açma fikrinde karar kılarlar. Ancak "maalesef"i bunun için söylemedim. Çift, içlerine sinmeyen, aldatma duygusundan dolayı kopma noktasına getirdikleri ilişkilerini çocuk yapma düşüncesi ile birden bire mantığa bürümeye başlıyorlar. Aslında buna hiç gerek yok. Birbirlerini sevmeleri ve var olan evliliklerinde mutsuz olmaları, hali hazırdaki eşlerine dürüstçe açılmaları ve akabinde birbirleri ile evlenmeleri için yeterli sebep. Ve yine çocuğun kullanıldığı bir duruma burada da şahit oluyoruz. Ben ısrarla söylüyorum, insanoğlunda var olan çocuk sahibi olma duygusu çoğunlukla kişinin bencilliğinden kaynaklanıyor; kimisi yalnız kalma korkusundan, kimisi narsistik duygularından, kimisi toplumsal baskıdan, kimisi ise kariyer tutkusundan (!) çocuk yapmak istiyor. Burada da çocukların kullanıldığı ilk sahne burasıdır. Haa bir de çocuk hayali kurarlarken hayallerinin en büyük parçası "portakal çiçeği suyu"nun kokusu olur. Bundan hiç bahsetmeyeyim; oyunun kerteriz noktalarındandır. Çok fazla detay vermiş olmayayım oyun hakkında. Derken, David ve Beth eşlerine durumu itiraf ederler. Ancak karşı taraf bunu kolay kolay kabullenememektedir. Ve ikna için çocuklar bahane edilir. Çocukların durumu, psikolojisi, geleceği, onlar hakkında ne düşünecekleri vs. sürekli gündeme getirilerek boşanmanın önüne geçilmeye çalışılır. İşte bir kez daha çocuklar kendi amaçları doğrultusunda şuursuzca kullanılır. Oysa kim ne şekilde kullanılırsa kullanılsın, ne türden bir çaba sarf edilirse sarf edilsin, artık evlilikleri sona ermiştir ancak terk edilen taraflar bunu kabul edememektedirler. Çünkü burada hemen olayı şahsileştirip aşağılık kompleksine, yetersizlik duygusuna kapılmışlardır. Ardından gelen duygu ise "benim kıymetimi bilmedi ve bana haksızlık yaptı" duygusudur, yani karşı tarafı suçlamadır. Oysa daha objektif ve kendileri ile barışık bir gözle bakmış olsalar, bunun bir tercih olduğunu ve bu aşamaya geldikten sonra evliliğin bir an önce sonlandırılmasının hem kendileri hem de çocukları için daha iyi olacaklarını idrak edeceklerdir. Sonra; evler terk edilir ve çift artık toplumsal olarak meşru düzlemde bir ilişki yaşamaya başlarlar. İşte asıl sorgulanmanın başladığı an. Bir de bakarlar ki, gizli kaçamaklar yaptıkları zamanlardaki gibi değillerdir artık. Tıpkı ilk evliliklerinde olduğu gibi aynı rutin şeyler yapılmaya başlanmıştır. Ev bakılır, ev taşınır, eşyalar alınır, masraflar düşünülür vs vs vs... O an bir durulur ve "bunun için mi onca sıkıntıyı çektik, dönsek mi acaba" diye düşünülürken bir anda bir şey olur ve devam ederler ilişkilerine. O bir şeyi de vermeyeyim ki izleyecek olanlar açısından anlamlı olsun. Sonrası ise rutin evliliklerden olmamak için, gizli gizli görüştükleri zaman kurdukları hayallerini gerçekleştirme çabaları...

Oyunun yazarı Craig Wright; aldatmanın ve rutinleşen evliliklerin psikolojik dinamiklerini çok net bir şekilde sunan bir metin kaleme almış. Ve aslında bazı evliliklerin bir bakıma "başladığı için devam ettiği" gerçeğini başarılı bir şekilde yüzümüze vurmuş.

Çevirmen Eda Söylerkaya'yı da ayrıca kutlamak gerekir. Metni çevirirken Türkiye insanının duyguları ile örtüştürerek çeviri yapmış. Bu durum, oyundan zevk alınmasını sağlıyor.

Yönetmen Tufan Karabulut; olayları hiç ajite etmeden, abartılı devinimler olmaksızın sade bir reji yapmış. Yönetmenin asıl amacı; metnin ana fikri ve yan fikirlerini seyirciye sunmak olmuş. Bunu da net bir şekilde başarmış. Oyuncular, sahneleri olsun veya olmasın sürekli sahne üstündeler. Oyuncuların sahnede kostüm değiştirmeleri fikri gayet iyi. Ancak oyuncular sandalyelerinde otururken, oynayan diğer oyunculara bakmayıp direkt seyirciye odaklansalar daha şık görünecektir diye düşünüyorum. Sahne ve ışık tasarımı da kendisine ait. Ve tam dimağındaki rejiyle örtüşecek şekilde bir sahne ve ışık tasarımı yapmış. Tiyatro Fora'nın oyunlarında ışık tasarımı gerçekten başarılı oluyor. Tufan Karabulut, ayrıca, oynayanlar arasında. Ancak oyunun en vasat oyuncusu desem yeridir. Hatta en sahici olmayan oyuncusu. Abartılı hareketler, gereksiz ses tonlamaları ve kısmaları basit oyunculuğun göstergesi. Özellikle küfür sahnelerinde bir türlü ayarı tutturamadığı için çok eğreti duruyordu. Sevişme sahnelerinde de aynı şekilde yapmacıklık göze çarpıyordu. Karşısındaki oyuncuların performansları olmasa o sahneler çok daha yapmacık görünebilirdi.

Burcu Alp; sahnesi az ancak sahnede olduğu zamanlarda kendisini çok fark ettiren biri. Mazbut bir anneyi de, çaresiz ve fakat çaresizliğinden ötürü hırçınlaşan âşık bir kadını da verirken çok sahiciydi.

Arda Kavaklıoğlu; David'le sohbetleri esnasında bir yandan da spor müsabakası yapılan sahaya laf atma sahnelerinden sonra tekrar sohbete dönme konusundaki tutukluğunu çıkardığımızda çok da rahatsız eden bir oyunculuk görmüyoruz. Ancak kendisini diğer oyunlarından da biliyorum. Çok agresif bir oyunculuğa sahip. Rolü gereği böyle değil. Mimikleri aşırı derecede de sert ve keskin kullanıyor. O kadar ki gözleri neredeyse seçilmiyor.

Suzan Acun; bence oyunun yıldız oyuncusuydu. Ağladığında gerçekten ağlıyor, güldüğünde gerçekten gülüyor, bunaldığında gerçekten bunalıyor, terk etmek istediğinde gerçekten terk ediyordu. Yani rolü o an neyi gerektiriyorsa onu hissediyor, yaşıyor. Ve elbette seyirciye de yaşatıyor. Hiçbir mimiğinde ve adımında tereddüde mahal yok. Yukarda naçizane yaptığım önerinin aynısını bir tek Suzan Acun'da gördüm. Sahnesi olmadığı zamanlarda, sandalyede geri planda otururken oyuncuları takip etmiyor, saçıyla başıyla oynamıyor, gayet disiplinli bir duruş sergiliyordu. Bu duruşu da onu diğer oyunculardan farklı kılıyordu elbette. Kendisini sahnelerde daha fazla görmek tiyatromuza bir kazanç olacaktır.

Aldatmanın, sıradanlaşan evliliklerin, çocuk sahibi olma dürtüsünün psikolojik alt yapısına dair doneler görmek isterseniz oyunu tavsiye ederim.

TİYATRO... TİYATRO... DERGİSİ ŞUBAT 2012 SAYISI

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim