http://www.aict-iatc.org/

NE YAZIK Kİ “MUTFAK SÖYLEŞİ”LERİ BÖYLE!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarını, kurumun bütün üyelerini ve tabi ki kurumun Genel Sanat Yönetmeni olan Ayşenil Şamlıoğlu'nu tebrik ederek başlamak istiyorum yazıma. Biliyorum ve hatta bizzat bazı durumlara şahit oluyorum ve görüyorum ki oyunları seyirciye sunana dek ve hatta sonrasında da siyasi, ideolojik birçok kafa yapısıyla uğraşmaları yetmezmiş gibi bin bir türlü bürokratik engelle de karşılaşıyorlar. Ancak yılmadan bir yandan sanatlarını icra etmeye çalışırlarken bir yandan da hem sanat adına hem de evrensel değerler adına ödün vermeksizin mücadelelerine devam ediyorlar. Bu bağlamda bu sezon sahnelenen yeni oyunların bir kaçı haricinde hemen hemen hepsi hem metin hem işleniş açısından tek kelimeyle mükemmel.

Ve sözünü ettiğim oyunlardan biri daha bu sezon sahnede; Mutfak Söyleşileri...

Hepimiz illa ki bir aidiyet duygusuyla var oluyoruz. "Var oluyoruz" kelimesi asla doğmak, dünyaya gelmek anlamında değerlendirilmesin; burada kastettiğim "var olmak" benliğini tamamlamak ve kendisini içinde bulunduğu topluma kabul ettirmek. Aslında birey kendini içinde yaşadığı topluluğa kabullendirmek, yaptığı tercihleri ile kendisini, ailesine veya toplumuna beğendirmek zorunda değildir ancak maalesef bu söylediğim sadece bir idealden ibaret. Yine de olabildiğince içinde yaşadığımız toplumun doğrularıyla kendi doğrularımızın, isteklerimizin, heveslerimizin zevklerimizin, hayallerimizin karması bir yaşamı oluşturabiliriz. Yani başka bir deyişle ortasını bulabiliriz. Dediğim gibi her birey mutlaka kendi hayal ettiği yaşam biçimini ve düşün hayatını devam ettirmek için diretmeli ancak toplumun bazı duvarları o denli acımasız ve güçlü oluyor ki geçici bir süre de olsa ortasını bulmak zorunda kalabiliyoruz. Fakat asla temel değerlerimizden vazgeçmeden bunu yapmalıyız. Aksi takdirde zamanını ve mekânını belirleyemeyeceğimiz şekilde ciddi patlamalar yaşayabiliriz veya gözlerimizi ve kulaklarımızı kapatıp hiçbir sorun yokmuş gibi yapıp oynamaya devam ederiz. Yani istediklerini değil de kendinden istenilenleri yapan, bir bakıma bize ait olmayan, kuralları başkaları tarafından belirlenen şahsiyetsiz bir yaşamı sürdürmüş oluruz. Böyle olmaması için de yapmamız gereken en temel şey "oturup düşünmek"tir. Karakterimizi bulmanın yolu, ben kimim, asıl olmak istediğim kişi bu mu sorularını ciddi ciddi sormaktan geçiyor. Kimse bu düşünme sürecini atlatmadan "ben hayatımdan memnunum" demesin; hayatının kendisine ait olup olmadığını bilmiyor ki. Maalesef bunu çok az kişi yapıyor. Bu yapılmadığında birey toplum içinde eriyip gidiyor. Daha önceden kim tarafından niçin belirlendiği belli olmayan kurallar, adetler bütününe ayak uydurmak zorunda hissediyor kendisini. Aksi takdirde dışlanacağını zannediyor. Bu daha sonraları büyük bir korkuya ve korkuyla beraber istemediği şeyleri yapmaya itiyor. Ve pek tabiidir ki karşımızda mutsuz bir yaşam örneği peyda oluyor.

"Mutfak Söyleşileri" oyunu toplum içinde eriyen bireyi, toplumun bize dayatmış olduğu genel – geçer ve olmazsa olmaz doğruları kara mizah bir üslupla aktarıyor. Oyunun ana fikri; sosyal çevrenin kadınlara yüklediği vazifeler, bu vazifelerden ötürü kadınların içine düşmüş olduğu mecburiyetler ve bütün bunlardan sebep kadınların hiç tasvip etmedikleri bir başkalaşım içinde olmaları. Maalesef daha önceleri hiç düşünmedikleri, benimsemedikleri hatta eleştirdikleri yaşama kendilerinin de düşmesi. Çevremizde böylesi kadınlardan ne kadar çok var değil mi? Kendilerine danışmanlık yaptığım öyle kadınlar var ki; üniversite yıllarında kurmuş oldukları hayalleri ya da o yıllardayken şu an içinde bulundukları yılları nasıl tahayyül ettiklerini sorduğumda hüngür hüngür ağlamaya başlıyorlar. Çünkü hiçbiri ev davetlerinde, kadın matinelerinde, günlerde yapılan kısır, patates salatası, ıslak kek vb. yiyeceklerin tadını ve içine konulan malzemeleri konuşmayı, saçlarını çocukları için süpürge etmeyi, hem işe gidip hem de akşam döndüğünde yemeğinden ütüsüne kadar her şeyiyle kocasını en âlâ şekilde memnun etmeyi ve bunu da bir görev bilincinde yapmayı hayal etmemişlerdi. N'apsınlar; anneleri de öyleydi ve o anneler kızlarının da öyle olmasını salık verdiler hep. Ve toplum kadınlara "kadınlık!" vazifesini (ne demekse!) öyle bir biçmiştir ki, hem kocasını, hem çocuklarını, hem evini hem de işini ihmal etmemelidir. Mucizeler yaratmalıdır. Bu mucizeleri yaratsa da yaratmasa da ne yazık ki bir müddet sonra evliliklerin birçoğu öyle bir rutine biniyor ki artık aşk, sevda ikinci plânda kalıyor. Yok yahu çok insaflı davrandım; ne ikinci plânı, ne yazık ki bazı evliliklerde ortadan kalkıyor. Özellikle kadınlara yüklenen öyle bir şey var ki tamamen bir safsatadan ibaret. Dayatılan şeye kılıf uydurma, bilimsel bir düzleme oturtma çabasıyla da öyle bir ballandırıyorlar ki. Şimdi söyleyeceğim şeye birçok kişi hayret edebilir, hatta şiddetle karşı da çıkabilir ancak hiç önemli değil. O itiraz edenler araştırsınlar, okusunlar da öyle itiraz etsinler derim sadece. Hani hep derler ya doğadaki tek doğal duygu; "annelik duygusu"dur, tek doğal güdü "annelik güdüsü"dür diye. Bütün kadınlar da bu güdü doğuştan olurmuş ve her kadın da bunu tatmak istermiş. Yalan!!! Tamamen bir uydurmadan ibarettir. Bilimsel hiçbir dayanağı yoktur. Vardır diyenle her platformda tartışmaya varım. Kadınlarda ilerleyen yaşlarda hissedilen "anne olmak istiyorum, artık çocuğum olsun" düşüncesi, tamamıyla toplumun çocuk doğurma, çocuk sahibi olma konusuna biçtiği anlamla ilgilidir. Ayrıca hemcinslerinin çocuk severken kendi çocuklarının olmaması bir aşağılık duygusu oluşturduğu içindir. Bu aşağılık duygusu da yine toplumun "bak senin yaşındakilerin birçoğu çocuk sahibi oldu, artık sıra sende" "acaba bizim kızda – bizim gelinde bir sorun mu var?" gibisinden baskılardan kaynaklanmaktadır. Hem bu baskılar hem de merak duygusu kadını anne olmaya itmektedir. Aynı durum erkek için de geçerlidir. Doğu toplumlarında başka bir baskı daha vardır. Erkeğin erkek çocuğu olmak zorundadır. Bu da ayrı bir baskı oluşturmaktadır. Ama şu anda konumuz bu olmadığı için erkek mevzuunu burada kapatalım.

"Mutfak Söyleşileri" oyununda yukarda tırnak içerisinde belirttiğim bazı ifadeler aynen yer almaktadır; "her evlilikte çocuk olmalı ama kiminle olduğu önemli değil", "mutfakta zekâya gerek yok", "hamile kaldıktan sonra artık hiç kimse benimle konuşmuyor, herkes göbeğimle konuşuyor", "herkes benim yaşımda çocuk sahibi olmuş, ben de olmalıyım", "her kadın annelik duygusunu mutlaka yaşamalı" cümleleri oyunda beni etkileyen cümlelerden bazıları. Bazı kadınların yan yana geldiklerinde kendi aralarında yaptıkları sığ ve derinliksiz konuşmaların yer aldığı, sırf başkasına nazire olsun diye, sırf başkası kıskansın diye borçla alınan evlerin, arabaların alım hikâyelerinin olduğu, birbirlerinin eşlerini ve eşyalarını kıyasladıkları sahnelerde öyle hazin konuşmalar vardı ki gülerken aslında ne kadar acınılası bir durumu seyrettiğimizin acaba kaç kişi farkındaydı? Yoksa kadın izleyiciler arasında sadece eğlencelik bir seyir izleyip, hiçbir ders almayıp, hiçbir analizde bulunmayıp, kendisiyle veya çevresiyle hiçbir bağdaşım kurmayarak evine dönen kadın sayısı çok mu fazlaydı?

Gelelim oyun ekibine;

Yeşim Koçak isminin yer aldığı başka oyunları da bilirim. Açık söyleyeyim, kendisini izlemekten pek zevk almazdım. Neredeyse bütün rollerde aynıdır. Hep bebeksi bir konuşma edası, sempatikliğini öne çıkarma çabası var. Burada da aynı durumu gördüm ancak oynadığı karakter itibariyle bu bebeksi ve şımarık edalar gayet uygun düşmüş ve seyircinin sevdiği bir karakter çıkmış ortaya. Yeşim Koçak sadece oyuna oyunculuğuyla katkıda bulunmamış, aynı zamanda oyunun yönetmeni. Çok başarılı bir yönetim görüyoruz sahnede. Derli toplu, sade, imgesel anlatımlarla dolu bir reji. Objeleri öyle yerinde kullanmış ki kullandığı objeler sahnenin tamamını özetleyebilecek nitelikteydi. Metinde verilmesi gereken bütün yan fikirleri, altı çizilmesi gereken bütün cümleleri öz bir şekilde sunmuş. Her biri ayrı ayrı ön plâna çıkarılması gereken bütün karakterlere eşit şekilde yer vermesi Yeşim Koçak rejisinin öne çıkan yanlarından biri. Benim açımdan o kadar beğenilecek bir reji ki olumsuz manada eleştiride bulunacağım tek bir şey yok. Tebrikler...

Oyunda; Aslıhan Kandemir, Buket Yanmaz Kubilay, Mert Tanık, Seda Fettahoğlu, Yasemin Güvenç ve Yeşim Koçak oynuyor. Belli ki oyuncuların hepsi oyunu çok sevmiş ve içselleştirmiş. Bu sebepledir ki her oyuncu, verilen rolleri mükemmel bir şekilde oynamış.

Hani bazı işleri yaptıktan sonra elde ettiğiniz hazdan ötürü derin bir "ohh" çekersiniz ya ben de "Mutfak Söyleşileri" oyunundan çıktıktan sonra harika bir oyun izlediğim için derin bir "ohh" çektim... Oyunun hiçbir ögesi için olumsuz sözüm de düşüncem de yok. İBB Şehir Tiyatrolarını bütün oyunları için olmasa da genel olarak yeni sezon repertuarından ötürü bir kez daha kutluyorum. Ve izlemeyen bütün okurlara da "Mutfak Söyleşileri"ni kesinlikle öneriyorum.

TİYATRO... TİYATRO... DERGİSİ OCAK – 2012 SAYISI

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim