http://www.aict-iatc.org/

"Yalnız Batı", "Ekmek Parası" – ve "diz boyu" yalnızlıklar

Yalnızlık konusu, birçok yazın türünde olduğu gibi, sahnede de sık sık işlenir. Birey olarak, eskiye kıyasla bugün çok daha yalnız olduğumuzu en çarpıcı biçimde 20. yüzyıl uyumsuz tiyatro yapıtlarında görmüştük. Ancak aynı konuyu postmodern toplum eleştirilerine bağlayan veya kara komedi sınırlarını bile zorlayabilen nice sarsıcı/düşündürcü oyunlara da rastlıyoruz genç yazarların kaleminden – ve bu konudaki iki ilginç örneği, birazcık gecikmiş de olsa, geçtiğimiz haftalarda art arda izleme fırsatını buldum.

Beyoğlu'nun eski apartman katlarında yeni tiyatro rüzgârları estirenlerin diğer bir "taze"si olan Yanetki grubunun sahnelediği İrlanda'lı Martin McDonagh'ın "Yalnız Batı"sı bu olguyu köye, "Martı" ve "Per Gynth" yorumlarıyla geçtiğimiz yıllarda göz doldurmuş Oyunbaz'ın sergilediği, Almanya'nın önemli genç yazarlarından Gesine Danckwart'ın "Ekmek Parası" ise kente taşıyor.

Köyde "yalnız"...

İDT'nda yıllar önce ülkemizdeki ilk "Suratına Tiyatro" örneği olarak izlediğimiz "Leenane'nin Güzellik Kraliçesi" ile Türkiye'de henüz sahnelenmemiş "Connemara'daki Kurukafa"nın ardından "Leenane Trilogy"sinin son oyunu olan "Yalnız Batı", bu üçlemenin adını aldığı köyde yaşamakta olan Coleman ve Valene kardeşlerinin öyküsü... Bir çatışmada babasını tüfekle öldürmüş olan Coleman (Deniz Karaoğlu) olsun, biriktirdiği küçük heykelcikler ve gözbebeği gibi baktığı eski fırını üzerine titreyen Valene (Faruk Barman) veya köyde sıklaşan intahar vakalarına çare bulamadığını düşündüğünden kendini içkiye vermiş Peder Welsh (Murat Mahmutyazıcıoğlu) olsun – tüm bu kişiler, kendi içlerinde birer yapayalnız, yaşamlarından bezmiş karakterdir. Kardeşlerin durmak bitmek bilmeyen kavgalarına papaz da set çekemiyor – bunun bir nedeni ise, gerek alkol bağımlılığı, gerekse her üçüne içki temin eden köyün çizgi dışı genç kızı Girleen'e (Damla Sönmez) karşı tutkusunu açığa vurmasından dolayı, kendileri tarafından ciddiye alınmamasıdır.

Avrupa'nın gerçekten en ücra/batı köşesinde bulunan bu kırsal dünyada olup bitenler, aslına bakarsanız Avrasya'nın kesiştiği ve bu iki medeniyetin dinamiklerinden tam anlamıyla nasibini almış bizleri ne derece ilgilendirebilir? Oyuna gelirken, izleyicilerin bu değişik kültüre ve Türk insanına oldukça yabancı olan, kimi kaba İrlanda şakalarına ne kadar yakınlık/yatkınlık duyabileceğini merak etmiştim, doğrusu... Ne var ki, çoğunluğun bu şakalara –bir ev köpeğinin canlı canlı kulaklarının kesilmesine dahi!– güldüğünü görmemin yanı sıra, bizim bildiğimiz "Batı Avrupa yaşamı"na çok uzaklarda olan bu ırak köydeki insanların sorunlarının, kaba-sabalık arasında çok başarılı biçimde işlendiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Her ne kadar "Leenane'nin Güzellik Kraliçesi"ndeki çok yönlü ana/kız/sevgili çıkmazlarını ince ince işleyerek öne çıkarabilen ustalığını McDonagh burada yineleyemiyorsa da, oyuncuların tümü –kardeşler başta olmak üzere– yazarın altını çizmek istediği toplumsal sorunları başarıyla aktarıyor... Galiba ilk kez yönetmenliğini izlediğim Serkan Üstüner bu oldukça zor ve (bana kalırsa, gerektiğinden) uzun oyunun, evin dışındaki sahneler dahil olmak üzere, ikincikat'ın bu küçük mekânında iyi akmasını sağlıyor ve ona burada Murat Mahmutyazıcıoğlu'nun akıllıca kotarmış olduğu sahne düzenlemesi da önemli ölçüde yardımcı oluyor diyebilirim – tipsizce tasarlanmış heykelciklerin dışında..! Öte yandan (bende birazcık "işe adam / adama iş?" sorusunu kurcalatan), casting ile ilgili bir kaygımı burada dile getirmeden edemiyorum: "Yalnız Batı"daki kardeşler ve özellikle Peder Welsh'in rolleri, acaba bizim sahnede izlediğimiz sanatçılardan beş-on yıl kadar daha yaşlı, daha da "yalnızlaşmış" kişiler için yazılmış olmasın..?

...kentte "yalnız"

Kimi eleştirmenler tarafınca genç Alman Tiyatrosu'nun en başarılı yazarı olarak görülen, 1963 doğumlu Gesine Danckwart'ın gene bazı kaynaklarda "bugüne dek en başarılı metni" olarak gösterilen "Ekmek Parası", beş (bu kez gerçekten!) gencin monologlarını içermekte. Konu, bu tecimsel –ve öyle de olduğu için, acımasız– dünyamızın odağını oluşturan "iş" ile ilgili. Bu beş değişik özyapının dördü (bir yönetici adayı, bir işkadını, bir garson bayan, daha da genç bir stajyer kız) sabah erkenden "günün en güzel dakikaları"ndan (garson) koparak yataklarından fırlayıp "iş"e gidiyor. Diğeri ise evde kalmak durumunda olan bir "işsiz"... Dördü tüm gün boyunca çalışıyor, çabalıyor ("Bugün bir şey vardı. Bugün teslimat günü. Bugün bir görüşme var, bugün bir toplantı var, bir tanıtım-sunum var..." / yönetici adayı) ve tartışıyor – sadece ast/üstleriyle değil, daha çok kendileriyle ("Niteliklerim, kibarlığım, evet öyle, ama insan yine de tam olarak bilemiyor..." / stajyer); akşamları tüm bundan bezmiş ve yorgun bir şekilde tek kişilik stüdyo dairelerine "sürünerek" (işkadını) dönüyor; iple çektikleri hafta sonlarını ise çoğunlukla yalnız geçiriyor. Beşincisi ise sıkıntıdan patlıyor, evden kurtulmak için marketleri dolaşıyor, bir tek (tabii ki bira!) atmak için kafelere/barlara gidiyor ve hava karardığında, kendisiyle dalga geçermişçesine "gece vardiyasına hazırlanmalıyım" diyor! İşte size beş kişi – tek tek, kısa kısa monologlarla kendi yaşamlarını anlatan, çalışmanın tek düzeyliğiyle / veya çalışamamanın sıkıntısıyla; işlerindeki yabancılaşmayla / veya kariyer düşleriyle; hafta sonu yalnızlıklarıyla / veya tatil planlarıyla...

Tatil... Yılın elli haftası çalıştıktan sonra, iki haftanın kıymeti kat kat artar tabii ki. Her ne kadar genç yönetici adayı bir önceki yıl tatile vakit ayıramamışsa da, "insan depoyu doldurmak için zaman yaratmalı" diyor. Genç işkadını ise tatildeki günbatımlarını, kokteylleri düşlemekte – "tıpkı ilanlardaki gibi...", ancak tatili yalnız geçirmemek için de –en azından!– "çocuksuz bir kız arkadaşa telefon etmek" gereğini görüyor.

Ve hafta sonları... 1944 yılında Frank Sinatra'nın üne kavuşturduğu, Jules Styne'in besteleyip Sammy Cahn'ın sözlerini yazdığı "Saturday Night is the Loneliest Night of the Week" parçası ne diyordu: "Cumartesi gecesi, haftanın en yalnız gecesidir!" (not: oyunda bu parça yok..!) Gesine Danckwart da genç işkadınına "...ben bu hafta sonlarına karşı önlem almalıyım" dedirtiyor – "beni dize getiremeyecek..." bunlar!

Birer klişe mi bütün bu replikler, birer basmakalıp söylem mi? Olsa ne olur? Yaşamımız klişelerle dolu değil mi zaten? – Şurası kesindir ki, Danckwart çok vurucu, her birimizi derinden düşündürecek bir metin yazmış, genç Alman tiyatro yazınını ülkemizde yıllardır azim ve başarı ile tanıtmakta olan Sibel Arslan Yeşilay da bu monologları aynı vuruculukla dilimize çevirmiş.

Tiyatro Oyunbaz'a verilmiş olan bu metne (ve Mitos/Boyut'un 2004 yılında yayımladıklarına) baktığımda, repliklerin dışında yazarın hiçbir reji notunu görmedim – ve dolayısıyla, yönetmen Güray Dinçol'un "sıfırdan" hareket ettiğini varsayıyorum... "Taeglich Brot"un Almanya'daki bir sahnelenmesinde oyuncular, yaşamın bireysel bir yarış olduğunu simgelermişcesine, diz boyu durdukları dikdörtgen havuzun ayrı ayrı kulvarlarında hareket eder! Oyunbaz'ın yorumunda ise gençler oyuna (benim izlediğim kumbaracı50'deki) küçük sahnenin bir duvarına yan yana dayanmış, "uyuyarak" başlıyor, ardından giyiniyorlar, traş oluyor, makyaj yapıyorlar ve günlerini işte, süpermarkette, barda geçirdikten sonra, gene aynı yataklarına dönüyorlar... Bu 24 saatlik döngü boyunca, neredeyse milimetrik hassasiyet gösteren bir koreografi ile birbirlerine değmeden ancak bazı durumlarda göz göze / çok ender olarak el ele geliyorlar, monologları ise bir-iki kez tesadüfi diyaloglara dönüşüyor sadece. Son derece başarılı rejiye temel uluşturan Oyunbaz'ın yerinde (ortak) dramaturjisi ve onun üzerinde sergilenen başarılı bireysel oyun gücü, işlevsel sahne objeleri ve simgesel giyim tasarımı – kuşkusuz sezonun en iyilerinden..!

Kırsal ve kentsel yalnızlıkları betimlemeye çalışan bu iki oyunu karşılaştırdığımızda, "Yalnız Batı"nın daha tekdüzey, "Ekmek Parası"nın ise çok daha rafine bir yapıt olduğunu söylemeden edemiyoruz... Birinde diyaloglar sert ve kaba, sahnedeki dört kişinin karşılıklı devinimleri dolaysız, diğerinde ise monologlar simgesel ve beş gencin her birinin devinimleri, duymadığımız / görmediğimiz karşıtlarının / dış dünyalarının onlarda yarattığı birer "yansıma"sıdır sadece... İşte, başarılı oyun yazarlığının gizemi burada olsa gerek..!

Oyunların ilkinde yalnızlığın bir monotonluktan / boşluktan ileri geldiğini, diğerinde ise iş yerinde koşuşturmak / evde tek başına oturmaktan doğan tezattan oluştuğunu varsayabiliriz. Gözden kaçmayan ortak noktaları ise, bu iç ve dış yalnızlıkların neden olduğu depresif durumların neticede belirli bir başkaldırıya / hırçınlığa yol açtığıdır ki, yönetmenler de bu bağlantıyı kâh açık, kâh örtülü biçimde göstermesini bilmiştir. Her iki oyun tüm bu nedenlerle izlenilmesi gereken yapımlardır...

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi – Mart 2012

Robert Schild

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim