http://www.aict-iatc.org/

"Keşifler" ve "İcatlar" "75 kişinin altındaki tiyatro salonları"na bir ilan-ı aşk...

Tiyatro tutkunu sevgili Aydın Ergil'in derleyip yönettiği "Ekin Yazı Dostları – Tiyatro" web sayfasına baktığımızda, İstanbul'da konuşlanmış 129 sahne görürüz... Bunları gelişigüzel tararken, faaliyetlerini ne yazık ki durdurmuş veya tatil etmiş (örn. Arama Tiyatrosu veya Tiyatro Z gibi) olanlar ile bizzat tiyatro topluluğu değil de, örneğin Maya veya kumbaracı50 gibi "sahne" vazifesi görenlerini, nihayet ödenekli tiyatroları ayıkladığımızda, gene de yüze yakın irili-ufaklı topluluk kalıyor. Dile kolay, yüz özel tiyatro kumpanyası! İşte, bir bölümü sezonda tek, diğerleri iki yeni oyun sahnediğine göre ve bunlara son derece zengin repertuarları ile ödenekli tiyatroların oyunları eklendiğinde, sezon başına iki yüze yakın prömiyere ulaşıyoruz...

Değerli okurlar, tiyatroseverler için bu bolluk bir "altın madeni"dir belki – ne var ki, eleştirmenler ve özellikle ödül seçici kurulları için "tatlı bir kâbus"tur desem, abartmış olmam... Hele asıl meslekleri bambaşka alanlarda olan, bazen akşam toplantılarına katılmak ve iş seyahatlerinde birkaç günlüğüne kent dışına gitmek durumunda olanlar, bunların arasında da tek-tük bir konsere gitmek isteyenler için bunca zengin bir oyun çeşitliliğini hakkıyla izleyebilmek bırakınız zor, kimi zaman "zul" oluyor!

İşte, Almanların dediği gibi "ağaçlardan ormanı göremiyor" oluyoruz zaman zaman – ve bazen kâh bu bolluktan başımız döndüğünden, kâh çoğu kez sezon sonlarına doğru bir çeşit "metal yorgunluğu"ndan olsa gerek, bazı önemli oyunlar gözden kaçabiliyor – veya onları izlemeye "yekten" (!) vakit kalmıyor... Bunun en bariz örneği, bu satırların yazarının geçtiğimiz yıl içinde Tiyatro Krek'in oyununu izleyememiş, veya beğenisine uygun düşecek bir tiyatro müziği sunan yapımlara rastlamamış olmasıydı.

Şurası kesindir ki, son derece dinamik bir gelişme gösteren İstanbul'un genç tiyatro ortamı, bu sanatı seven, inceleyen ve bilinçli biçimde eleştirmeye çalışan çevreler için her yıl yeni yeni "keşif" olanakları sunuyor – bunun nedeni de, yıl be yıl yeni ortak performans sahnelerinin "icat" edilmesi, bunun sayesinde de genç tiyatro kumpanyalarının kurulması, yeşermesidir...

Hiç unutmam, dergimizin 2004/2005 yılbaşı yemeğinde yanımda oturan genç bir arkadaşımın, "şu ana kadar sezonun en iyi oyunu sence hangisidir?" türündeki soruma hiç düşünmeden "O.B.E.B." yanıtını vermesi üzerine bu oyunu çok geçmeden izlemiş ve (Yiğit Sertdemir'i o sezonun "en iyi oyun yazarı" olarak nomine etmem bir yana) Altıdan Sonra topluluğunu bu yoldan keşfetmiştim.

Bunun gibi nice "keşifler", "icat"ları izledi yıl be yıl – ister "Türk Tiyatrosu'nun Cesaret Ana'sı" olarak adlandırdığım sevgili Nilgün Kurt'un başlattığı Maya Sahnesi'nde, ister Oyuncular'da veya Şermola'da veya çiçeği burnunda Sahne (Hâl)'da veya... veya...

Sahi, göklerin boşaldığı bir Salı akşamı "Direklerarası Ödülleri" seçici kurulu üyesi olan eşim ile Mecidiyeköy'deki bu yeni performans mekânına "göreve" koşarken, bizim için yeni, ancak ikinci sezonlarına girmiş capcanlı ve her yönleriyle yüzde yüz "tiyatro" kokan EKİP grubunu "kazandık". Bu son sözcüğü kullanmamın nedeni, bu topluluğun Türk tiyatrosu için kanımca gerçekten büyük bir kazanım vaadetmesidir... Vaclav Havel'in, yasaklı bir aydın/yazar olarak yetmişli yıllarda başından geçenlerini 1984 yılında kaleme almış olduğu "Largo Desolato"sunu öylesine başarılı ve –en önemlisi– kendilerine özgü bir şekilde sahneliyorlar ki, bunu hakkıyla anlatıp irdelemek, başlı başına bir "eleştiri tezi" olarak yazılabilir..! Liberal/kışkırtıcı iletileri bir yana, klasik sahne için yazılmış bu "düz" oyun, yönetmen Cem Uslu'nun elinde bir merkez ile etrafındaki iki çember ve kesişen dört eksende kâh izleyicilerin önünde, kâh aralarında ve arkalarında oluşan devinimler ile başdöndürücü, absürd bir tiyatro şölenine dönüşüyor. Oyunu izlediğinizde, özellikle çapraz simetrilerden büyük keyif alacağınızı garanti edebilirim..! Özetle, gerek merkezdeki o çok yönlü tekerlekli sandık/sehpa, gerekse Duygu Yetiş'in çarpıcı makjaj tasarımı, Necati Ebrişim'in asap bozucu özgün müziği ve başta Cem Uslu olmak üzere topluluğun diğer yedi genç oyuncusu, "Largo Desolato"yu bu sezonun önemli, kesinlikle görülmesi gereken yapımlarının arasına yükseltiyor – ve bundan öte bu yorumu, bu performansı her konservatuar öğrencisinin ders malzemesi olarak izlemesi/tartışması/yorumlaması gerekir, kanımca...

(Şu anda bir parantez açıyorum ve –belki inanmayacaksınız, ancak gerçekten doğrudur..!– bu satırları yazdığım sırada –22 Ocak Pazar, saat 21:45– eşimi aramış olan, "Direklerarası Ödülleri" seçici kurulu üyesi bir dostumuzun "ikincikat'ta şu anda çıktığım 'Tetikçi' oyununu muhakkak görün!" demesi üzerine bu sahnenin web sayfasına bakıyoruz ve oyunun yarın, 23 Ocak Pazartesi, aynı yerde yeniden sahnelendiğini görüyoruz – daha önce hiç deneyimim olmamış "Bulut" topluluğu tarafından... Hadi, yarın akşam oraya – ve yorumlarımı da bu yazının sonuna eklemek üzere..!)

Aynı hafta içinde izlemiş olduğum diğer bir "politik oyun", Destar Tiyatro'nun Şermola'da sahnelediği "Disko 5 No'lu" oldu... Buradaki konu, işkence gören tutukluların yaşadıkları, duyumsadıkları ve bunu izleyicilerle paylaşmaları üzerine kurulu. Mirza Metin'in Kürtçe olarak yazdığı oyunu, Berfin Zenderlioğlu'nun yönetiminde kendisi canlandırıyor. Metinler çarpıcı ve sarsıcı – ancak ne yazık ki, Türkçe üstyazıları hatalı bir ışık uygulaması nedeniyle çok zor ve ancak kısmen okunabiliyor. Öte yandan, bence sözlerden çok bedenin dışa vurumudur, bu oyunu öne çıkaran... Mirza Metin'in kâh tutukluyu, kâh gardiyanı canlandırmasının yanı sıra, asıl birer örümcek, sinek, fare ve köpek olarak karşımıza çıkması, olağanüstü görsel zirvelere ulaşıyor. Bir yandan sürekli olarak repliklerini haykırır veya fısıldarken, aynı anda sergilebildiği bedensel kıvrılma/devinimlerin Yoga teknikleri ile nasıl bağdaşabildiğini anlayamadım doğrusu – ancak bir saat boyunca yerdeki su birikintileri, tavana asılı kan kırmızısı halat ve bir iskemle ile bütünleşen bedenin sahibi bu üstün yetenekli sahne sanatçısını da keşfetmiş olmanın kazanımını yaşadım...

Tiyatro camiası bilir – dergimizin "Tiyatro Ödülleri"ni bundan on yıl önce uygulamaya başladığımızdan bu yana büyük-küçük salon ayırımı yapmadık. Bizim amacımız, tiyatroyu tiyatro yapan tiyatro emekçilerini öne çıkarmaktır – "salon"a, sosyete'ye bakmadan... Bu bağlamda, en azından kişisel olarak her çeşit dışlama veya görmezden gelmeye kesinlikle karşı olduğum için – ve ülkemizdeki tiyatronun geleceğini işte bu küçük, imece yoluyla ayakta durmaya çalışan performans mekânlarında, üç-beş yeni konservatuar mezununun özveri ve heyecan içinde kurduğu kumpanyalarında gördüğüm için, bu "icatlar"ın önünde içten bir hayranlık ve büyük bir saygı ile eğiliyorum.

**********

Not: Bana geçenlerde, henüz keşfetmediğim bir tiyatronun yöneticisi "1993 yılında amatör bir çaba ile kurduğum, sonraları profesyonelleşen ve son yılda da kendi sahnesine kavuşan grubum hakkında bir 'farkındalık eksikliği' mi var? Düşüncem yalnızca siz; eleştirmenler, yorumlayanlar, seyirciler, basın vb. alanları değil, kendimizi de kapsamakta. Ne denli 'görünür' olduk?" şeklinde yönelirken, yazının başında dile getirdiklerimi, "madalyonun öteki yüzü"nden ne güzel de anlatıyor! Bu bağlamda, kendisine eleştirmenlere arada bir email yoluyla yönelmesini, oyun programlarını ve web sayfasını iletmesini önerebildim ancak – ve Şubat ayında yeni oyununu severek görmeye geleceğimi yazdım...

Not 2 – "Tetikçi" hakkında "gittik, gördük, yazdık" diyebiliyorum şimdi: Geçtiğimiz sezon ikincikat ve kumbaracı50'de izlediğim "17:31" ve "Tilt" oyunlarının yazarı Ebru Nihan Celkan, son derece cesur ve ayrıntılı diyaloglarla faili veya örgütü meçhul cinayetlerin perde arkasının bir "izdüşümünü" kotardı, odaktaki kül yutmaz azmettiriciyi, geri plandaki karanlık kuvvetlerin acımasız elebaşısını, sefil katil adaylarını ve zavallı tetikçi ile memleketteki şaşkın annesi ve sevgilisini tek tek veya ikili/üçlü gruplar olarak karşımıza çıkararak... İşte alın size, "biz herkesiz, herşeyiz, her yerdeyiz..." diyenlerin, genç ve saf beyinleri yıkayarak onlara "kahraman olacağım" dedirtip tetiği çektirmelerinin öyküsünün sahne ışıklarında patlayan bir "tıpkıbasımı"! Üstelik, tam da Hrant Dink duruşmasının sonuçlanmasına koşut olarak karşımıza çıkan yeni bir "politik oyun". Peki, yazarının da yönetmen olarak görüldüğü "Tetikçi" başarılı ve birer tokat gibi gelen repliklerinin dışında yeterince "teatral" mıdır? Bu yazıda ancak kısaca değinebildiğimiz diğer iki yapımdaki üstün dramaturjik ve/veya bedensel türe benzer ayrıcalıklar taşıyor mu? Dokuz kişilik kadrosunun temiz oyunculuğu, özellikle Özgürcan Çevik'in çok beğendiğim performansı, bu yapımı, bir-iki hareketli sahnenin dışında, iyi bir "okuma tiyatrosu"nun çok ilerisine taşıyabilmiş midir? Bence hayır – ancak analiz kuvvetli, dolayısıyla sunduğu iletiler kendiliğinden ortaya çıkıyor; özetle: tekst başarılı, yönetim değil...

Kıssadan hisse: Oyun çok, ayıklanması güç – ve tiyatroya hakkını verebilmek uğruna işimiz zor!!

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi, Şubat 2012

Robert Schild

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim