http://www.aict-iatc.org/

İkincikat'da neler oluyor..?

"Yok Oğlum, Biz Evdeyiz", "Limonata" ve "Bulanık" hakkında notlar...

Bundan tam altı yıl önce, 22 Ocak 2006 tarihinde "Radikal 2"de yayımlanmış olan "Suratımıza bir tokat ile tiyatromuz kurtulabilir mi?" başlıklı yazıda "...izleyicilere 'dolaysız'lığı duyumsatacak boyuttaki 50-60 kişilik tiyatroların çoğalmasını sağlamak gerekir..." çağrısında bulunup, konuyu şöyle bağlamıştım: "Ne dersiniz – belki de bu tür "girişimci" bir tiyatro / tiyatroyu tutundurma yöntemi ile sahne sanatına karşı ilgi yeşeriverir ve bu yoldan diğer oyun türlerine de yeniden bir yönelim başlar!" Çoğumuz için "ekol" sayılan değerli bir tiyatrocu ağabeyimiz ise bana attığı bir e-mail'de, bu savıma "Tiyatromuzun geleceği 35-40 kisilik salonların dolmasına bağlı olacaksa vah bizim halimize." yorumunu iletmişti. – "In-Yer-Face" türüne değindiğim başka bir yazımda ise, bu kez dergimizin Mart 2010 sayısında "Suratına Tiyatro"yu benimsemiş genç izleyicileri bıktırmadan, çok acil olarak bu türdeki yerli yapımlara gereksinim vardır! Bunlar, siyasi konuları ("açılımlar", ulusalcılık vbg) irdeleyeceği gibi, toplumsal sorunları (töreler, gençlerdeki depolitizasyon, sosyete/lümpen kültürü ikilemi/eşleşmesi vbg) da ortaya atabilirler, izleyicilerin "suratına, suratına..." çağrısını getirmiştim.

Ne mutlu bize (ve Türk tiyatro sektörüne..!) ki, sayıları gittikçe çoğalan küçük sahneler son birkaç sezon boyunca, gördüğüm kadarıyla haftanın her günü dolup taşıyor – üstelik, artan biçimde genç yazarlarımızın özgün oyunlarını izlemeye gelen genç tiyatro tutkunlarıyla..!

İki "yerli"...

Bundan bir yıl önce izlemiş olduğum Serbest Bölge topluluğunun "Çatı" oyununu dergimizde irdelerken yazarı, yönetmeni ve oyuncularından biri olan Görkem Şarkan için kendimce "tiyatromuzun umut vaadeden gençlerinden" tanımlamasını getirmiştim. İşte bu inançla topluluğun "Yok Oğlum, Biz Evdeyiz" başlıklı yeni oyununu ikincikat'da izlemeye gittiğimde, büyük beklentiler içerisindeydim... Kurgu ile oyuncu bileşiminin – bir evin orturma salonu ile yirmilerine yeni girmiş dört erkek arkadaş ve bir genç kız – aynı olduğunu görünce, "Çatı"da karşımıza getirilmiş sorunların kaynağını oluşturan özyapıların daha da ustalıklı biçimde işlenecek benzerlerini bekliyordum... Ancak, ne yazık ki, bu yeni oyun bende büyük bir düş kırıklığına yol açtı! Bir sahne yapıtında belirli bir konunun olmaması o denli önemli değildir – yeter ki başkişilerin ilişkilerini belirleyen diyaloglarda belirli bir anlam, tercihan bir/birkaç ileti olsun... Ancak bu oyunda sürekli olarak sergilenen delikanlıklık/kankalık ve seks/libido dışa vurumları ile bunların yanı sıra aşkı keşfetmek ve töre ile başetmek gibi "yan ürünler" ile en başta –ve durmaksızın!– dile gelen küfürlerle sahne sanatlarının bağdaşmadığını üzülerek belirtmem gerekiyor.

Benim gibi alaylı, sıradan bir izleyiciye "tiyatro ne içermeli?" diye sorulacak olursa, "ileti", "devinim/görsellik" ve "karakter etüdü" gibi arayışlar içinde olduğu yanıtı alınabilir... Ne var ki, "Yok Oğlum, Biz Evdeyiz" oyununda bu üç öğeden pek bir iz bulamadım. "Basit" özyapılı genci canlandıran Ersin Olgaç'ın olabildiğince doğallığa kaçmaya çalışan oyunu bir "mansiyon"u hak etmekle birlikte, bu yapımdan ne yazık ki geçer not alamayan, özellikle oyun yazarı olarak yetenekli olduğunu düşündüğüm Görkem kardeşimiz, ciddi bir durum değerlendirmesi yapmalı ve daha doyurucu ufuklara yönelmelidir kanımca...

***

Gerçekten de sadece 40 izleyici alabilen Beyoğlu ikincikat sahnesinde izlediğimiz ikinci yerli/özgün oyun, bu tiyatro mekânının girişimcileri ve Tiyatro sıfırnoktaiki'nin de kurucularından Sami Berat Marçalı'nın kaleme aldığı "Limonata"ydı... Neyse ki, yukarıda sıraladığım üç öğeye rastlayabiliyoruz burada! Yaşı ilerlemiş bir anne, büyük kızı ve iki oğlu ile onların birinin erkek arkadaşı arasındaki ailevi ilişkilerini masaya yatıran bu oyunda, kimi melodramatik türden küçük ivmeler taşıyan toplumsal iletiler yer almıyor değil... Devinim ile görselliğe gelince, özellikle aynı mekânda olmak üzere ayrı boyutlarda gelişen koşut sahne uygulamalarını çok başarılı bulduğumu belirtmeliyim ve burada, bildiğim kadarıyla ilk yönetmenlik deneyimine girmiş olan tiyatro oyuncusu Murat Mahmutyazıcıoğlu'nu kutlamak gerekir. "Karakter etüdü" konusunda da Marçalı'nın başkişilere gerekli "hayat öpücüğü"nü verdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz – oyunun başı ile sonunda kısa repliklerle karşımıza çıkan şımarık TV sunucusuna kadar...

Oyunu izlerken, yazar metne acaba "gerektiğinden fazla" konu/sorun yükledi mi diye bir tereddüt geçirdim – bilirsiniz ya, zeytinyağlı dolmaları patlatacak derece pirinç kullanan aşçılar örneği..! Kocası tarafınca terk edilmiş kadın; Alzheimer nöbetleri; bir oğlunun ansızın yurt dışına gidip aile ile ilişkiyi kesmiş olması; ağabeyinin askerde (doğuda?) kalıcı biçimde yaralanması; aile içinde eşçisellik sorunu; vicdani red konusu; ablanın yalnızlığı – bunca "ortaya karışık" acaba inandırıcılıktan ödün mü verdiriyor, gerektiğinden fazla melodrama mı kaçıyor – özetle: izleyiciyi yormuyor mu..? Bundan öte (oyunu izlemiş olanlar için): Sonda içilen bir bardak limonata ile her şey "düzelebilir" mi ki..?

Şurası kesindir: "Limonata"nın kadrosu, kuvvetli oyun gücü ile bazı metin kusurlarını başarıyla örtüyor ve hemen unutturuyor – yetkin bir anne kompozisyonu sunan Deniz Türkali ile oğlunun arkadaşı, son derece düzeyli bir eşcinsel tiplemesi sergilemesini bilmiş Barış Gönenen başta olmak üzere... Ayrıca üç kardeşi canlandıran Tevfik Şahin ve Sezgin Mengi ile aynı topluluğun "Korku Tüneli"nde çok beğendiğimiz Banu Çiçek Barutçugil'in de, rejinin ustalıkla üstesinden geldiği yoğun sahne devinimlerinin çoğunda tam not aldığını söyleyebiliriz – kısacık bir rolde görünen TV sunucusu Heves Tüzün'ü de unutmaksızın... Son olarak şunu da belirtmeden edemiyorum: Kuruluşundan bu yana özellikle İngiliz IYFT oyunları ile yoğrulmuş sıfırnoktaiki tabii ki bu türe göz kırpacaktı; kardeşlerin birbirleriyle dertleşme sahnelerinde ilk sıradakı izleyiciler ile diz dize oturmaları gibi – ancak ve Ege'nin kusma sahnesine ("alıntı"sına) gerçekten gerek var mıydı..?

... ve bir "yabancı"

Çoğu sanatçılarını yakından tanıdığımız, kendisi ise yepyeni bir topluluk olan ikincikat pro no.1, aynı sahnede haftada bir kez yabancı bir oyun sunmaya başlamış, sessiz sedasızca – biz de biraz oturmasını bekledikten sonra Simons Stephens'in "Wastewater" adıyla Mart 2011'de Londra Royal Court Theatre'da prömiyer yapmış "Bulanık"ı izlemeye gittik... Niye gizleyeyim ki – yazarın "Pornografi" adıyla dört bağımsız bölümden oluşan oyununu iki yıl önce dot'da gördüğümde hiç beğenmemiştim. Aynı tiyatroda geçtiğimiz sezon sahnelenen "Punk Rock" ise çok daha iyiydi. Stephens'in oyunlarını hiç haz edemeyen tiyatroseverler (ve eleştirmenler) olduğu gibi, onu çok beğenenler de varmış... Bende ise – onu da hemen söylemeden edemiyorum – "skor" şu anda ikiye bir yazarın aleyhindedir..!

Birbirine ince bağlanlar ile ilintili olduğu hissi verilmeye çalışılan üç ayrı öyküyü içeren oyunu iyi biçimde yorumlamak için, başta yönetmen Engin Hepileri, kusursuz bir çeviri sunmuş Aslı Salarvan ile 3 x (1 kadın + 1 erkek) sahne sanatçısı büyük çaba sarf ediyor. ikincikat'ın diğer kurucu üyesi Eyüp Emre Uçaray da bu küçük mekânda üç ayrı dekor ve etkileyici ışık tasarımı ile gerçekten güzel bir iş kotarmış.

Sürekli olarak duyduğumuz alçak uçuş seslerinden, her biri hava alanının yakınında bulunduğunu kestirdiğimiz bahçeli bir evin ön kapısında / bir otel odasında / boş bir ardiye holünde şevkat dolu anne ile uzaklara gitmeye hazırlanan erkek evlatlığı / sevişmek için bir araya gelmiş tecrübesiz genç bir erkek ile ondan büyük çekici sevgili adayı / çocuk ticareti yapan acımasız bir kadın ile karanlık müşterisi arasında gelişen diyaloglara tanık oluyoruz, 3 x takribi yarımşar saat boyunca. Kuşaklar arası iletişimsizlik / sado-mazoşist yaklaşımlar / pedofilizm kuşkusu – tüm bunlar, özellikle sahne değişimleri arasında duyulan yüksek volümlü parazitvari seslerin de eşliğinde oldukça asap bozucu bir hava yaratma çabasında. Etrafını çevreleyen dağların gölgesinde kaldığından tamamı güneş almayan, İngiltere'nin en derin gölü olarak bilinen gizemli "Wastewater"den söz ediliyor, oyunun ikinci bölümünde; derin ve sakin sularının altında nice cesetlerin bulunduğu konusunda söylentiler yaygınmış yöre halkında – kimi insanların konuşmalarının altında nice gizemlerin saklı olduğunu andırırmışçasına...

Şeker, un ve yağ tamam; aşçı da iyi – ancak helva tarifi, lezzeti ıskalıyor bence: ikincikat'da ilk kez üç "yıldız oyuncu"yu aynı yapımda görüyoruz – Deniz Türkali buradaki anneyi de tam ayarında sunuyor / Defne Halman'ın agresif cinselliği olduğunca ürkütücü (tüm çekiciliğine rağmen onunla aynı otel odasında kesinlikle bulunmak istemem!) / 2002 yılında "Çözüm"de ilk kez izlediğimde "Kenter'lerin yeni yıldızı" olarak nitelendirmiş olduğum Yeşim Koçak da acımasızlığı ile yeterince itici oluyor bu kez – her birine "şapka"!! Ne var ki sadece bu nedenle değil, Stephens'in "hayat öpücüğü" dağıtımı sonucu, erkek rolleri gölgede kalıyor doğal olarak (bu arada, ilk bölümde karşımıza çıkan Erkan Avcı'nın sesini kesinlikle yükseltmesi gerekiyor – bu tiyatronun bile sonuncu=5.sırasında onu duymakta zorluk çektik!). Engin Hepileri'nin alçak gönüllü, ancak bu küçük sahneyi iyi değerlendirmiş yönetimi kusursuz; 2. ve 3. bölüm dekorlarının, rol alacak sanatçılar tarafınca yerleştirilmesi de çok güzel ve anlamlı bir buluş... Keşke bu yetenekler/yetkinlikler daha vurucu bir metinde değerlendirilmiş olsaydı..!

Özetle – ikincikat'a çıkmadan, günümüz Türk tiyatrosunun düzey arayışları hakkında bilgim var diyemezsiniz...

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi – Ocak 2012

Robert Schild

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim