http://www.aict-iatc.org/

Şiddetin izdüşümünde "Öksüzler"

Yazıya girerken hemen belirtmek istiyorum – "Öksüzler", DOT'un bugüne dek sahnelemiş olduğu en iyi oyunlarından biridir; kanımca belki de en iyisi... Altı yıl önce ilk kez perde açan bu topluluğun tüm yapımlarını izledim; bazılarını bu sayfalarda irdeledim; hatırı sayılır bir bölümünü beğendim ve özellikle sarsıcılığını alkışladım. Ancak aralarında en çok yönlüsü olan, bir sorunlar yumağını bir soğanı soyarmış gibi katman katman önümüze koyan "Öksüzler"dir kuşkusuz... (tabii ki, otuza yakın kısa oyundan oluşmuş "Vur – Yağmala – Yeniden"in dışında)

Sahnede gördüklerimiz ise, minimalist derecede yalın: Genç bir çift, masada bir şişe şarap, akşam yemeğinde – belki de bir şey kutluyorlar... Birden, t-shirt'ü kana bulanmış bir genç geliyor karşılarına. Ablası Helen'in kendisine vermiş olduğu evin anahtarı ile içeriye girmiş olan Liam, sokakta bıçaklanmış bir yabancıya yardım etmek istemiş, o ise kaçıvermiş... Helen ile kocası Danny'nin soruları karşısında Liam giderek ağız değiştiriyor ve sonunda "Asyalı" olduğu anlaşılan yabancıyı kendisinin bıçakladığını, dahası ona işkence ettiğini öğreniyoruz. Ama eniştesi Danny değil miydi, daha birkaç gün önce aynı mahallede Doğulu yabancı gençler tarafınca saldırıya uğrayan? O halde "onlar" buna müstahaktırlar belki de... Helen'in de kardeşini kucaklaması için bir neden daha..!

Ön özet: Dışarıda "ötekiler"in estirdiği terör ve korku; içeride ise emniyet ile dayanışmanın bizi sarmaladığı sıcak "aile" ortamı... Peki, "etik" nerede..?

DOT'dan alışık olduğumuz ve oradan kaynakla Beyoğlu'nun çeşitli "kat"larındaki çoğu başarılı sahnelere sıçramış olan görsel şiddet'i arayacaksanız – o, bu oyunda hiç yok. Sözü ediliyor sadece – ortalığı bir sis bulutu, kara bir duman gibi kaplıyor, kesif biçimde hissediliyor havada uçuşan konuşma ve sürekli olarak patlayan bağrışma balonlarında... Şiddetin bir izdüşümünü yaşıyoruz oyun süresince – daha doğrusu, içinde bulunduğumuz toplumun bir izdüşümünü, korku, şefkat ve zorlamalarıyla...

Gelelim oyunun çok yönlülüğüne, korkunun, tehdidin ve "öteki"nin, şefkatin, emniyetin ve "aile"nin, ancak bir o kadar da "etik" anlayışın ve "suç" olgusunun sorgulanmasına:

- "Öksüzler" ile ilk yönetim denemesinden başarı ile çıkmış olan Tuğrul Tülek'in bir söyleşide toplumun bir çeşit "metaforu" olarak gördüğü aile olgusu, oyunu şöyle üstten örtmeye çalışan bir yorgan gibidir – ne var ki, dikişleri çeşitli yerlerinde patlıyor ve pamukları dökülmeye başlıyor... Bir yandan sıcak evinde oturan aileye dışarıdan korku ve şiddet "ithal" ediliyor, öte yandan ise / veya bu nedenle karı-koca arasında önemli fikir ayrılıkları belirmeye başlıyor – dahası, "aile" olgusuna neredeyse "töre" kavramı yapışıyor – ve aile düzeni parçalanıyor...

- İşte o uğursuz töre zorlamasına karşı koymaya çalışan Danny'nin "etik" anlayışı ile baş etmeye çalışmasına, onun sınırında dolaşmasına – "tamam, polise haber vermeyelim, ancak onlar gene de gelip bizi sorgularsa, yalan söyleyemen" (mealen aktarıyorum) gibi – uzatmayalım, eninde sonunda, eşinin de şantaj silahını kullanmasıyla "etik ötesi" hareket etmesine tanık oluyoruz, nefesimizi tutarak...

- İşte buyrun "kollektif suç" kervanına: Danny'nin yerinde siz olsaydınız, bu evlilikte hakim olan eşinizin size sunduğu, tam anlamıyla "ölümcül alternatif" karşısında nasıl hareket ederdiniz? Sahnede, sıradan bir vatandaşın bunu nasıl yaptığını göreceksiniz – ve acaba şaşıracak mısınız..?

- Ve: "ötekiler" – "Bizden biri değil" tanımlaması veya Danny'nin "Dünya böyle bir yer mi oldu artık?" biçimde haykırması, "Tanıdıklarımız ve tanımadıklarımız?!" ile... Yabancı düşmanı mı olduk biz "batı"lılar – ırkçı mı olduk hepimiz..? Onlardan "korunmak" için tartaklamalı mıyız, tehdit mi etmeliyiz, korkutmalı mıyız onları..?

Tiyatro Duru'da iki yıldır gösterimde olan "Sondan Sonra" oyunu ile toplumun "öksüz"leştirdiği başka bir çifti de karşımıza getiren Dennis Kelly'nin ortaya attığı bu sorular yumağını, Danny'nin tekdüzeyliği/karasızlızlığı/korkusu ile Helen'in anaçlığı/kararlılığı/hırçınlığını çok başarılı biçimde irdeleyen İbrahim Selim ve Gizem Erdem'i izlemekten büyük bir zevk aldığımı belirtmek isterim. Oyunun "anti-kahramanı" konumunda olan Liam'ı canlandıran genç Yusuf Akgün de, bu rolüne hazırlanması için verilmiş bunca kısa zamana rağmen de başarılı bir sınav veriyor.

Yönetmenin kullandığı mekân düzenlemesi ve özellikle son sahnedeki ışık/gölge kompozisyonu ayrıca alkışa değer – ancak beni en çok cezbeden, oyunun sonudur: Bu metniyle 2009 Edinburgh Fringe Festival'inde iki ödül almış olan Dennis Kelly, "etiğe dönüş" denemesiyle bir saati aşkın bir süre boyunca üzerimize çöktürdüğü karamsarlığa rağmen, belirli bir iyimserliğe yol açıyor yeniden – ve buna her birimizin ihtiyacı var kuşkusuz...

"Orphans" = "Öksüzler"in belki tek beğenmediğim yanı, adıdır. Oyunun ortalarına doğru, çok küçük yaşta ailesiz kalmış Helen/Liam kardeşlerinin "Freud'ien" biçimindeki geçmiş irdelemesi de kendi kanımca öykü, soru ve iletiler yumağının tetikçisi olamaz – ve bu nedenle yersiz kalıyor.

Ancak bu oldukça önemsiz ayrıntının dışında – ve yazının başına dönecek olursak: "Öksüzler" sadece DOT'un değil, yeni sezonun da (şimdilik) en iyi oyunlarından olup, kesinlikle görülmelidir...

"Tiyatro tutkunları" için not: Bilmem, sizler de John B.Priestely'in "An Inspector Calls" ("Bir Komiser Geldi") oyunu ile "Öksüzler" arasındaki ilginç benzerliği sezinlediniz mi – yoksa ben mi abartıyorum!? 65 yıl arayla her iki yazar da İngiliz kentsoylu toplumunun "kolektif suç"a yatkınlığını, çok değişik açılardan da olsa, ustalıklı bir şekilde sorguluyor.

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi – Aralık 2011

Robert Schild

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim