http://www.aict-iatc.org/

Sahne laboratuar olarak kullanılabilir mi?

dotKOLEKSİYONda "Festen" / "Kutlama": artılar ve bir (önemli) eksi

Geçtiğimiz yılın Nisan ayında Almanya ve Avusturya'ya yapmış olduğum bir iş seyahatinden dönerken, İzlanda'daki yanardağın tükürmüş olduğu gaz bulutları sonucu Viyana'da zorunlu birkaç gün geçirmiştim... Bana katılacaksınız sanırım, "sürgün" kalınacak çok kötü bir yer değildir bu kültür metropolü – özellikle opera ve operetleri, konser salonları ve kabare ile tiyatrolarıyla..! Viyana'ya her uğrayışımda, bu kentin "Devlet Tiyatrosu" sayılan, 1748 yılına kurulmuş Burgtheater'in o görkemli sahnesinde Schiller, Büchner veya en azından Johannes Nestroy gibi Alman/Avusturya klasiklerinden bir örnek izlemeyi yeğlerim – ancak bu tiyatroya gitmeyi düşündüğüm o akşam, mekâna pek de yakışık bulmadığım Thomas Vinterberg'in "Cenaze" isimli bir oyunu sahneleniyordu. Lars von Trier ile birlikte "Dogma 95" sinema akımının kurucularından olduğunu daha sonra öğrendiğim Danimarkalı bu sinema yönetmeni bana pek yabancıydı; ne var ki, Burgtheater'in oldukça pahalı biletine para da ödemediğim için, bizzat Vinterberg'in yönettiği bu dünya prömiyerini "denemeye" karar verdim!

Helge Klingenfeldt'in cenazesi için baba evinde bir araya gelmiş olan çocuklarının öykülerini izlerken – ve özellikle olayların son derece çarpıcı olan sonu "suratıma patladığında", bu oyunun "bizim" Dot'a ne denli de uyabileceği aklımdan geçti...

...ve 2010/2011 tiyatro sezonu başladığında, Morgens Rukov'un katkılarıyla Thomas Vinterberg'in bundan önceki tiyatro yapımı olan, 1997'de çekmiş olduğu ve "Dogma 95" akımının ilk filmi sayılan "Festen"den İngiliz tiyatrocu David Elridge'in sahneye uyarladığı "Kutlama"nın gerçekten de bu yenilikçi topluluk tarafından Türk tiyatroseverlerine sunulacağını öğrendiğimde, büyük bir armağan almışcasına mutlu oldum..!

Bundan altı sezon önce sergiledikleri ilk oyunları "Frozen/Donmuş" ile Türk tiyatro yaşamına yaptıkları başarılı girişten bu yana her yıl kendilerinden büyük övgü/beğeni ile söz ettirmesini bilmiş Tiyatro Dot'un tüm oyunlarını izledim, dergimizde çoğunu irdeledim – ve "Kutlama"daki başarılarını da bu sayfalarda "kutlamadan" edemeyeceğim... Beyoğlu Mısır Apartımanı'ndaki ilk sahnelerinden Şişhane Bilsar Binası ve Maçka G-mall'a da uzanmış olan Dot, bu yeni oyunlarını Hacı Osman Bayrı üzerindeki Koleksiyon Mobilya Mağazaları yerleşkesinde bulunan büyük bir çadırın içinde sergilerken, artık 30-40 izleyiciden 150'lere, ilk oyunlarındaki 4 kişilik kadrodan 18'e varan oyuncu sayısına ulaşmıştır – ve ülkemiz tiyatro yaşamında tarih yazmaya devam ediyor.

Varlıklı işadamı Helge'nin 60. doğum gününü kutlamak üzere, yıllar önce Paris'e yerleşmiş büyük oğlu Christian ve kardeşleri Michael ile Helene'nin yanı sıra, eş ve arkadaşları, hafta sonunu geçirecekleri malikanesine gelmek üzeredir... Bir tek aralarında bulunamayan, yıllar önce yaşamına kıymış, Christian'ın ikizi Linda'dır. Oyun, daha sonra bu bahtsız kardeşin "meleği" olduğunu anlamaya çalıştığım bir genç kızın, çadırın dışındaki basamaklarında oturup ukulele çalan bir gencin eşliğinde şarkı söylemesiyle başlıyor, malikanenin önüne gelmiş Christian da onları sessizce dinliyor. Bizler ise bu açılış sahnesini ayakta izlerken birden hızla yaklaşıp aramıza giren bir Volkswagen'den Michael ile eşi iniyor, derken alkol bağımlısı Helene de basamakların üst yanında belirmekte – ve onlarla birlikte biz de dev çadıra alınıyoruz...

Tribün şeklinde kurulmuş izleyici koltuklarının merkezine büyük bir masa kurulmuş; aile ve konukları birazdan burada yer alacaklar... Ancak daha önce Michael ile eşi, Helene ile evin kadim hizmetkârı Lars ve Christian ile ona yıllardır aşık olan genç hizmetçisi Pia aralarındaki ikili diyalog ve devinimlerini izleyeceğiz ki, bunların tümü çadırın bir köşesinde kurulmuş büyük bir yatakta eşzamanlı olarak gelişmekte: Yönetmen Murat Daltaban'ın büyük bir ustalıkla kotardığı bu çok boyutlu, içiçe girmiş sahneler üçlemesiyle aynı anda Michael'in eşi ile sevişmesine, Pia'nın Christian'ı baştan çıkar(ama)masına ve Helene'nin Lars'ı ablasının intiharı hakkında yeniden sorgulamasına tanık oluyoruz.

Ardından sofraya geçiliyor ve Batı Avrupalı aileleri kutlama yemeklerinin olağan törelerinden oluşan ev sahibi babanın karşılama sözlerinin ardından büyük oğlunun konuşmasına kulak veriliyor, her daim kadehler kalkarken... İşte burada "Baba bir banyo alıyor" başlığından hareketle Christian, yıllardır örtbas edilmiş önemli bir gizi bütün çıplaklığı ile açığa vuracaktır: Meğer Helge, hemen her banyo alışından sonra küçük ikizleri Lisa ve Christian'a tecavüz edermiş – dahası, bu iğrenç olgu tüm aile tarafınca biliniyor, karşılıklı olarak gizli tutuluyormuş..! İşte buyrun, "İskandinav usulü cenaze namazına": Bu sözlerden sonra "kutlama" artık rayından çıkmıştır – ve artık hiç bir şey, eskisi gibi olmayacaktır...

Her ailede süregelen tartışmalar ve sürtüşmeler vardır kuşkusuz – ancak ıstakoz çorbası ile ana yemeğin arasında, öte yandan kimi aile fertlerinin sofrayı hışımla terkederek bahçeye çıkmaları ve yeniden geri dönmeleri sürecinde, bu arada Helene'nin Asya kökenli erkek arkadaşı, "öteki" Gbatokai'in yemeğe katılmasıyla ve bolca tüketilen şarap ile daha sert içkilerin sağladığı ortamda, yemek odası bir duruşma salonuna dönüşüyor adeta... Herkesin bildiği, ama bilmek istemediği bu yüz kızartıcı gerçek artık ortaya dökülmüş, cerahat akmaya başlamıştır – ve böylece üç ayrı etmen açığa çıkıyor: Bunların ilki tecavüze uğramış olan(lar)ın utanç olgusu, diğeri tanıkların kayıtsızlığı, üçüncüsü ise suçlunun umursamazlığıdır...

Öte yandan, tecavüz olayının gölgesinde (veya: üzerinde), katman katman irdelenebilecek bir sorunlar/sorular yumağı da karşımıza çıkıyor ki, bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz: Suçlu –ve aynı zamanda güçlü– olan "otorite" (= baba) ile nasıl hesaplaşılacaktır? – Kendisi ise gücünü nereye kadar istismar edebilecek, yani altındakilerini (= tüm aileyi) ne denli sömürebilecektir? Öte yandan, başkaldırı bayrağını kaldıran (= büyük oğlan) ve eyleme geçenler (= kardeşi) "otorite"yi ortadan kaldırabilirlerse eğer, onun yerine geçecek(ler) var mı acaba? Aynı zamanda, "otorite"nin haksız eylemlerine göz yumanlar (= anne) ve yalakacıları (= babanın yanında çalışanlar), başkaldırıya ne denli destek verecek, yoksa bu eyleme tümden karşı mı çıkacaklardır? İşte tüm bu soruları nice ülkenin siyasi partilerine, iktidar takımına, devrimcilerine ve kayıtsız halk kümelerine indirgeyebiliriz; "Kutlama"daki aile içi sürtüşmelerinde gittikçe ortaya çıkan ataerkil toplum olgusu, faşizan tutum ve yukarıda kısaca andığım "öteki"ye karşı takınılan ırkçı söylemler gerek oyunun yazarları Vinterberg/Rukov/Elridge, gerekse yönetmen Daltaban'ın büyük ustalıkları sayesinde bir soğan gibi soyuluyor, gözlerimizin önünde...

...ne var ki tüm oyunun temelinde, gerçekliğini sarsan ve şu önemli iki soruya yol açan bir aksaklık var "Festen"de, kendi kanımca: "Tiyatro, doğal olasılıklara ne denli uzak olabilir?" – dahası, "Sahne, yaşamın gerçekliği ile örtüşmeyen olayların sergilendiği bir laboratuar olarak kullanılabilir mi?" Nereye varmak istediğimi daha somut biçimde anlatabilmek için, bu soruyu değişik, ancak gene de tiyatro yazınına yakın bir ortama uyarlayabiliriz: Dünya çapında bugüne dek yazılmış onbinlerce polisiye roman ile karşılaştırılacak olursak, acaba son yüzyılda böylesine zekice tasarlanmış kaç cinayet gerçekten işlenmiş olabilir?! Özetle: Küçük cocuklarına her banyo alışından sonra, neredeyse uluorta, sıradan tecavüz eden, aklı başında "ensestçi" bir baba olabilir mi..?! Bu olguya bir an için somut biçimde kafa yoracak her us sahibi tiyatro izleyicisinin "haydi oradan..!" demeyeceğini düşünebilir misiniz ?!?

İşte salt bu nedenle

- en başta Christian rolündeki Cemil Büyükdöğerli, Michael'i olağanüstü bir dışavurum ile canlandıran Rıza Kocaoğlu, Helene'yi dengeli bir alkolik kadın olarak çizen Şebnem Bozoklu, anne ve baba özyapılarını hiç abartmadan, en doğal biçimde yorumlayan İpek Bilgin ve Köksal Engür gibi deneyimli sahne sanatçıları ile diğer tüm genç oyuncuların başarılarına;

- yukarıda değinmiş olduğum çadır dışı ve özellikle "ortak yatak" sahneleri ile dövüşmeleri de içeren tüm devinimleri her zaman olduğu gibi "milimetrik" bir tasarım ile kotarmasını bilmiş, öte yandan diğer konukların eşlerini "sessiz çoğunluk" temsilcileri olarak oyuna katmış olan Murat Daltaban'ın, üstelik "Dogma 95" akımı yaratıcılarının "en büyük hedefimiz, karakterlerden ve ortamdan gerçeği açıkça çıkarmak..." vaadlerine de sadık kalan akılcı yönetimine;

- Ece Dizdar'ın oyunu tertemiz, akıcı bir Türkçe ile karşımıza çıkarmasına;

- Hakan Günday'ın şarkı metinlerine Uygur Yiğit'in yazmış olduğu şarkılara, ayrıca Elvin Aydoğdu'nun son derece çekici biçimde sunduğu Radiohead'in sevilen parçalarına

- ve, tabii ki, Dot'un yeniden kabına sığmayarak, bu kez 18 kişilik bir oyuncu kadrosuyla "Koleksiyon" yerleşkisine uzanarak Türk tiyatroseverlerine yepyeni tadlar sunmuş olmasına

karşın, "Kutlama"dan beklediğim kusursuz tiyatro zevkini alamadığımı belirtmem gerekiyor, üzülerek...

AYRI BİR KUTU İÇİNDE:

Morgens Rukov ile birlikte kaleme aldığı ve "Festen"/"Kutlama"nın devamı sayılan "Cenaze" oyununun ilkgösterimi 6 Mart 2010 tarihine Viyana'nın saygın Burgtheater sahnesinde yapılmıştı. Bu oyunla ilk tiyatro yönetmenliği denemesini de gerçekleştiren Thomas Vinterberg ile prömiyerden iki gün önce Almanya'nın haftalık "Die Zeit" gazetesinde yayımlanan söyleşinin bazı alıntılarını aşağıda aktarıyoruz:

ZEIT: Anne Else'nin her şeyden haberi vardı: "Festen"in bir repliğinde, kocasını oğlu ile cinsel ilişkide bulunurken bir kez gördüğünden söz ediliyor. Bu sahneyi belleğinden silmişti – ta ki oğlu ona bunu zorla anımsatana kadar...

Vinterberg: Geriye itmiştir bunu – hepimizin sürekli olarak yaptığı gibi. Anılarımızın tümü aslında birer kurmacadır, yeniden anlatım veya abartı... Bildiklerimizin çoğu, gerçekte bilmek istemediklerimizdir – ancak bildiklerimizi unuttuğumuz da oluyor. Tarih kitaplarımıza bir baksanıza, bütün ulusların tarih kitaplarına. (...) Onların her biri Anne'nin yaptıklarını yaparlar... Danimarka'nın tamamı Anne gibidir: Belirli bazı konular hakkında konuşmamaya karar vermişiz...

ZEIT: "Festen"i izlerken şaşırtıcı olan, Baba'nın oyunun sonuna kadar "sevilen" kişiliğini sürdürmesidir.

Vinterberg: Onu bir çeşit "eşkiya" olarak göstermek, fazlasıyla kolaycılığa kaçardı. Gerçekte sevimli bir heriftir o – ve çok hastadır aslında...

ZEIT: Peki, foyası meydana çıkmış bu tacizci, yeni oyununuzda huzuruna kavuşmuş olacak mı?

Vinterberg: Konu gerçi onunla ilgili değil; asıl önemli olan, diğerlerinin huzura erişmeleridir. Helge zaten rahatına kavuştu: "Öbür dünya"ya ulaştı, ancak ölümünden önceki on yılı da çok güzel geçti – eşiyle aşk geceleri bile yaşadı... O gece cezalandırılmadı aslında; özgürlüğüne kavuştu! Yaşamı o zaman bitmedi – yeniden başladı aslında. "Cenaze" oyunu ise, çocuklarının yaşamının nasıl gelişeceğine ayrılmıştır...

ZEIT: Sizin tiyatro deneyiminiz pek yok aslında... Viyana Burgtheater'de şu ana dek geçirmiş olduğunuz birkaç çalışma haftasını değerlendirdiğinizde, sinema ie tiyatro arasındaki en belirgin farklılığı olarak neyi ortaya çıkarabildiniz?

Vinterberg: Bir film yaparken, çeşitli uzaylarda devinen kişileri izler ve şekillendirirsin. Tiyatroda ise uzaydır başkişinin ta kendisidir... Bir tiyatro oyununda kendini olduğu gibi konuşulan metinlere teslim edebilirsin; film çevirdiğinde ise böyle bir olanak asla yoktur. Tiyatrodaki diyaloglar, seni ulaşabileceğini hiç düşünemediğin yerlere götürür. Tiyatrodaki asıl kazanç, bu yeni çıkabildiğin yollardır ki, yaşam budur işte...

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi – Mayıs 2011

Robert Schild

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim