http://www.aict-iatc.org/

Suratına Tiyatro'yu "yerli" olarak ister/izler miydiniz..?

"Çatı" ve "17.31" izlenimleri...

Dergimizde bir yıl önce yayınlanmış olan bir yazımda "Suratına Tiyatro"yu benimsemiş genç izleyicileri bıktırmadan, çok acil olarak bu türdeki yerli yapımlara gereksinim vardır!" derken, şu olası örneklerden söz etmiştim: "Bunlar, siyasi konuları ("açılımlar", ulusalcılık vbg) irdeleyeceği gibi, toplumsal sorunları (töreler, gençlerdeki depolitizasyon, sosyete/lümpen kültürü ikilemi/eşleşmesi vbg) da ortaya atabilirler, izleyicilerin "suratına, suratına..." O yazının yayımlandığı ay içerisinde –ne güzel bir rastlantıydı– Akbank Genç Kuşak Tiyatro'da yepyeni bir yazarımızdan bu türe çalan bir oyun sergilendi: Barış Toraz'ın "Ben Patronum" başlıklı taşlaması, metropol kenar mahallelerimizin birinde, köşeyi dönmeye çalışan Ali ile arkadaşları ve büyükleri arasındaki toplumsal/töresel ilişkilerini gerçekçi/vurucu biçimde sahneye taşımaktaydı..!

Yukarıda dile getirdiğim düşüncelerimin ışığında bu oyunun tam anlamıyla tadına varırken, yerli "In-Yer-Face" tiyatro türünün bence "iyi"sini, "ithal" sorunlardan ziyade ancak Türk toplumuna has özellikleri işleyen ve daha çok bu ülkenin sorunlarına parmak basan oyunlarda bulacağımızdan emindim.

Geçtiğimiz haftalarda art arda iki genç yazarımızdan bu türde iki oyun izledim. Bunların ilki olan "Çatı"nın yaratıcı ekibi, bu sezon ilk kez karşılaştığımız Serbest Bölge Topluluğu, bir yerde okuduğum kadarıyla oyunlarının IYFT olmadığını şiddetle savunuyor. Ben bu düşünceye kesinlikle katılmıyorum – bana kalırsa "Çatı", konusundan başlamak üzere, dışa vurumundan ve (bence çok ustalıklı biçimde sergilediği) şiddetinden, mekânsal sahnelenişine kadar "Suratına Tiyatro"nun ta kendisidir..! Aynı apartman dairesini paylaşmakta olan beş genç arasında kimilerinin yaşama bakış biçimi veya düşgücü, bazılarının uyuşturucu ve seks bağımlılığı ile bir diğerinin şiddete yatkınlığından oluşan karşılıkı ilişkiler sonucu patlak veren olay(lar), kesinlikle bu tiyatro türünü çağrıştırıyor – ve de: niye olmasın ki..?

Türkiye'de ilk örneği "Leenane'nin Güzellik Kraliçesi" ile İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda 2000 yılında sergilenmiş olan "Suratına Tiyatro"nun İngiltere'deki öncülerinden Philip Ridley, Joe Penhall ve Mark Ravenhill'in 1991 ile 92, 1994 ve 1999 yılında ilk kez gösterilmiş olan dört oyunu ile bu türü 2009 yılından başlamak üzere sahneye taşıyan Tiyatro Sıfırnoktaiki'nin yeni yapımı "17.31" ise, değinmek istediğim ikinci "yerli" IYFT örneğidir. Burada, işine son verilmiş bir genç ile aynı şirkette halen çalışmakta olan iki arkadaşı arasındaki ilişkiler araclığı ile, oyunun tanıtım broşüründe belirtildiği gibi "...beyaz yakalıların umutsuzca mutluluk arayışına sansürsüz bir bakış" atılıyor...

İşte bu iki genç tiyatro topluluğundan aynı sezonda, haftanın farklı günlerinde aynı sahnede (Beyoğlu Olivio Çıkmazı, Olivio Apt.,"İkinci Kat"da) izleyebildiğimiz "Suratına Tiyatro"nun ilk Türk oyunlarından ikisinin ortak ve farklı özelliklerini karşılaştırmalı olarak irdelemeye çalışalım:

1) Ortam/mekân ve başkişiler:

"Çatı"daki beş arkadaşın paylaştığı oldukça köhne ve bakımsız apartman dairesinde oturanların, ülkenin alt gelir sınıfından ve dışlanmış gençler olduğu kolayca anlaşılmaktadır. "17:31"in yer aldığı daire ise, alt girişinde bir güvenlik görevlisinin olduğunu anladığımız, daha çok orta-üst gelir sınıfın yaşadığı bir mekân olsa gerek... Her iki ortamın, özellikle belirtilmemişse de, Türkiye'nin bir metropolünde bulunduğunu varsayabiliriz...

"Çatı"daki kişilerin özyapıları o denli farklıdır ki, bir arada yaşayabildiklerine inanmak, oldukça güçtür: Sürekli olarak düşler kuran, intihar eğilimli (ve bu nedenle de Goethe'nin roman kahramanı "Genç Werther"in adı ile bilindiği anlaşılan) Verter, morali bozulduğu her an evin bulaşıklarını yeniden yıkamaya kalkışıyor... Serseri ruhlu Kuzey, bağımlısı olduğu uyuşturucuyu satın alabilecek parayı sağlamak için birlikte yaşadığı kız arkadaşına (= "Kelebek" – bana Jack Kerouac'ın "Tristessa"sını anımsattı hemen!) bedenini satmasını özendiriyor. Daha yirmisine gelmemiş olan Kelebek'e ise gizli bir aşk duyan Beyaz'a gelince: Kuzey'in tam karşıtı olan bu ikiz kardeşi, aynı "çatı"nın altında gelişen olayları çok daha gerçekçi biçimde değerlendirmekle birlikte, özellikle ilk tümcesine hayran kaldığı Tolstoy'un "Diriliş" romanını bir türlü elinden bırakamayan, değişik bir "zavallı"dır o da... Aralarında en acınası kişi ise, bir atın iç organlarını incelemek için kadavrasını gizlice paramparça ettiğinde Veterinerlik Fakültesi'nden atılmış olan, günlerce TV başındaki koltuğundan kalkmayarak hep aynı filmi izleyen, iri cüsseli Baytar'dır.

"17:31"in başkişileri ise, iki arkadaşının kendisini korumamaları sonucu işine son verilmiş olan Umut ile bu eylemlerinden kuşku duyduğu Deniz ve Cem. Kocası bir iş seyahatinde olan Deniz'i bir akşam evinde ziyaret eden Umut, çok geçmeden aynı daireye gelen Cem ile karşılaşıyor; oyunun sonlarına doğru ise alt dairede yalnız başına oturan, şiddet dolu dış ortam bir yana, komşularından bile ürken Vera da onlara katılacaktır...

2) Konulara yaklaşım, inandırıcılık ve gerçekçilik:

Oyunların konularına bakıldığında, "17.31"in çok daha gerçekçi olduğu gözden kaçmayacaktır – günümüzün kentsel yaşam çerçevesinde bir şirkette çalışanların iş ve sosyal ortamındaki ilişkileri irdelenirken, çağdaş insanların artan stres altındaki devinimlerinin, bazı aşırı (uyuşturucu kullanımı, evlilik dışı seks gibi) tepkilere yol açabileceği düşünülebilir elbet... "Çatı"da ise en başta inandırıcı bulmadığım, her birinin oldukça aşırı saplantıları olan beş gencin uzun bir süre boyunca bir arada yaşayabilmiş olmalarıdır... Bu tür bir "puzzle" ortamının er veya geç önemli patlamalara yol açacağı doğaldı – ve bunun için bu beş gencin "bizleri beklemeleri" (!) mi gerekliydi? Şakayı bir yana bırakacak olursak, bu oyundaki başkişilerin birlikteliği ya bir "laboratuar ortamı" olarak görülmeli, veya (ki, öyle olsa gerek!) ne başı ne de sonu olan bir "masal"dır – ve bunların her ikisi de inandırıcılık ile gerçekçiliğin çok ötesinde bulunduğundan, ciddiye alınmaları kolay değil..!

Her iki oyunda uyuşturucu tüketimi ile sekse karşı aşırı ve sıra dışı yatkınlıklar sergileniyorsa da, başkişilerinin bunları yaşayış biçimleri de oldukça farklıdır... Şöyle ki, her biri naif bir yaradılış sergileyen "Çatı"dakiler bu eylemleri sanki "doğallığa" daha yakın olarak sergilerken, bir çeşit "post-kapitalist" toplum üyeleri olan "17.31"dekiler ise bunları olduğunca sofistike biçimde yerine getiriyor. İlkinde kişiler, kendi içlerindeki yanardağlar ile baş etmeye çalışırken, diğerinde "sistem" ile savaşıyorlar. "Çatı"nın altında yalnızlık, sevgiden yoksunluk ve maddi sıkıntılar en önemli sorunları oluştururken, "17:31"de çalışılan ofis ortamından o saatte (?) çıkıldığında (veya o ortamda artık bulunamama sıkıntısı yaşanırken), bir yandan tüketim çağının dürtülerine uymaya veya karşı koyulmaya çalışılıyor, öte yandan ise gittikçe yoğunluğunu artırıp insanı sarmalayan "korku ortamı" ile baş etmeye çabalıyor metropol insanları...

... ve oyunlardaki başkişilerin söylemlerine bakıldığında, onların 20. yüzyılın her iki büyük savaşının ardından ortaya çıkmış "Lost" (="Yitik") ve "Beat" kuşaklarının günümüzdeki neredeyse ardılı olan, terör ve tüketim dönemlerinin yarattığı bir çeşit "Yıkık Kuşak" olabileceklerini savlayabiliriz...

3) Kurgu ve devinim:

Oyunların her ikisi de birer oda içinde gelişip sonuçlanırken, gerek "Çatı"da, gerekse "17.31"de başkişiler kısa aralıklarla yan odalara geçiyor. Keza, her iki oyunun sonlarına doğru yer alan boğuşma ve kıyımlarda "17.31"de izleyiciler bunlardan birine doğrudan tanık olup diğerinin yan odada olduğunu varsayarken, "Çatı"nın düğüm noktasını oluşturan şiddet eyleminin salt "sonucu" olan kanları görebiliyoruz..! Her iki oyunu noktalayan bu devinimlerin dramatik kurgu açısından çeşitli artıları ve eksilerini tartışabiliriz elbet – ancak bence "Çatı"daki sonuç çok daha "Hitchcock'vari", "17:31"deki ise kendince daha "cool" bir görünümdedir (zaten oyunun kendisi çok daha "cool" olma iddasında değil mi..?).

"17:31"de izleyici/oyuncu arasındaki uzaklığın da oldukça "dokunmalık" olmasına karşın, "Çatı"daki mekânsal kurgu IYFT türüne daha yatkındır: burada izleyiciler sanki olayların geliştiği odanın içinde, örneğin Beyaz'ın uzandığı divanın bitişiğindeki koltuklarda veya Verter'in bulaşık yıkadığı evyenin hemen yanındaki iskemlede oturuyor – ve böylece bu tiyatro türünün olmazsa olmazlarından, izleyici/oyuncu arasındaki "dirsek teması" aracılığı ile tam anlamıyla "dolaysız" tiyatro gerçekleşebiliyor!

4) Özgünlük veya "uyarlamacı"lık...

"Çatı", her ne kadar oldukça şiirsel bir masalı andırıyorsa da, ülkemizin bir metropolündeki (birlikte gibi görünmelerine karşın) yapayalnız, acınası, "yıkık" genç kuşağından, pek inandırıcı olmamakla birlikte, gene de olduğunca Türkiye'ye özgün kesitler sunmaya çalışıyor...

... buna karşılık "17:31" ise, kısmen Ravenhill'in "Vur / Yağmala / Yeniden" başlıklı kısa oyunları ile Ridley'in "Kürklü Merkür"üne göndermelerde bulunan şiddet ve korku toplumunu irdelerken veya Penhall'ın "Bazı Sesler"indeki Ray gibi "limbo"dan geri dönmeye çalışan Umut'u karşımıza çıkarırken, daha çok uyarlamacı bir yöntemi yeğliyor gibi...

... ve özetle, bu yazının başında kendimce savlamış olduğum "yerli IYFT türünün 'iyi'si = 'ithal' sorunlardan ziyade ancak Türk toplumuna has özellikleri işleyen oyunlardır" şeklindeki ölçüte göre, salt öznel nedenlerle "Çatı", daha çok aradığım türde bir oyundu...

5) Oyuncular ve yaratıcılar:

Bu son değerlendirme, her iki yapımın oyuncu ve yaratıcılarını kapsamaz, tabii ki... Özellikle "17:31"de Murat Mahmutyazıcıoğlu, dışlanmış ve dolayısıyla yaşamın –Almanca'da yaygın bir tanımla– "vakumunda" bulunan Umut'un umutsuzluğu ile maddi/manevi terkedilmişliğini bakış, mimik ve devinimleri ile çok başarılı biçimde çizmektedir – ta ki çaresizliğine kendine özgü "çareler" bulana dek..! Tiyatro Sıfırnoktaiki'de bu yıl ikinci kez ("Bazı Sesler"deki Ushan Çakır'a karşı olduğu gibi) "üçgen'deki üçüncü ayak" olarak izlediğimiz Cem rolündeki Deniz Karaoğlu, birazcık mekanik olmakla birlikte, gene de iyi bir oyun çıkarmaktadır – Deniz olarak Ayfer Dönmez ise kanımca daha canlı ve seksi olarak, "konu mankenliğe" çok daha uzak bir hava katmalıdır üç kişilik bu oyuna... Yönetmen İpek Banu Kılar'ın yan odaya yerleştirdiği ve belki de tüm izleyicilerin farkına varmadığı akvaryum ile oyundaki oda/ortam arasındaki simgesel koşutluk çok hoşuma gitti; bunları destekleyen, bu tiyatro topluluğunun yürekli kurucularından Eyüp Emre Uçaray'ın ışık ve sahne tasarımıyla birlikte... Genç oyun yazarı Ebru Nihan Celkan'ın metnine gelince: Ülkemiz insanlarının küresel sorunlardan derin biçimde etkilendiğini, Türk tiyatroseverlerinin "suratına" vurmalıyız hiç kuşkusuz – ancak böyle oyunların, bana on yıl önce İngiltere'de yazılmış olanlarını anımsatmasını sevmediğimi belirtmem gerekir, dürüst bir yorum getirecek olursam...

Bu son değerlendirmeden başlayacak olursak, "Çatı"nın yazarı (ve aynı zamanda yönetmeni) olan Görkem Şarkan'ın, inadırıcılıktan oldukça uzak olmasına karşın, gene de "ithalat"tan nasibini almamış metni, beni "yerli IYFT" olgusu açısından daha çok doyurmuştur – öykünün ilginç sonunu da ayrı bir "bonus" olarak görmemin dışında..! İzleyicilerin bir bölümünü oyunun olageldiği odada konuk etmesini bilmiş Sema Öztaş'ın sahne tasarımına da özel bir alkış – oldukça dar mekânda (ben oyunu kumbaracı50'de izledim) tüm devinimleri son derece "milimetrik" şekilde tasarlamış yönetmenine de... Son olarak, metin ve yönetim dışında, kötümser/umutsuz olduğu kadar düşkurucu/romantik Verter'in rolünde "Çatı"nın en inandırıcı özyapısını oluşturmasını bilmiş, tiyatromuzun umut vaadeden gençlerinden Görkem Şarkan'a bir övgü daha getirmem gerekiyor!

*****

Gerek "17.31", gerekse "Çatı" izlenmesi gereken oyunlardır – özellikle "Suratına Tiyatro" meraklılarının bu türün tiyatromuz yazınına uyarlanışını izlemeleri için; öte yandan, postmodern Türk tiyatrosunun nerede olduğunu da görebilmek uğruna...

Not: Bu yazıyı kaleme aldıktan sonra, gene Ebru Nihan Celkan'ın yazdığı, Volt Tiyatro Grubu tarafınca Aslıhan Erguvan'ın yönettiği "Tilt" oyununu gördüm... Beş ayrı bölümden oluşan bu yapım, sahnelerimizin genç ve önde gelen oyuncularının katılımıyla, içinde bulunduğumuz kapitalist ortamı, medyanın umursamazlığını, bedensel özürlü olma ve toplumsal şiddet olgularını çok vurucu biçimde işlemektedir. Gene söylemeden edemiyorum, bu kısa bölümleri izlerken Ekim 2008 - Mayıs 2009 dönemi boyunca Tiyatro Dot'da büyük başarı ile sahnelenmiş olan Mark Ravenhill'in (bence) başyapıtı olan 17 bölümlük "Vur / Yağmala / Yeniden"i sık sık anımsadım – ancak bu benzerlikler, "Tilt"in yetkin reji, yerinde/minimalist sahne tasarımı ve tabii ki çok başarılı oyun gücünü gölgelemeyecektir..!

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi - Nisan 2011

Robert Schild

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim