http://www.aict-iatc.org/

"Oyun" mu önemli, "oyuncu" mu?

"Ben Sinema Artisti Olacağım" ve "Bazı Sesler" arasındaki düşündürücü benzerlikler...

Geçenlerde aynı hafta içinde izlediğim, birbirlerinden tamamen ayrı türdeki iki çağdaş oyunun, aralarındaki tüm zıtlıklarına rağmen ortaya çıkan bazı ortak noktalarından hareketle, yukarıdaki soruya bir yanıt bulmaya çalışalım...

Öncelikle "ortak noktalar"a kısaca değinecek olursak, 1927 doğumlu ABD'nin önde gelen nitelikli güldürü tiyatrosu ustalarından Neil Simon'un 1980 yılında yazmış olduğu 18. sahne yapıtı "Ben Sinema Artisti Olacağım" ile 1967 doğumlu İngiliz "In-Yer-Face" akımının öncülerinden Joe Penhall'ın 1994 yılında büyük ilgi gören "Bazı Sesler" oyunlarının her birinde

- yeni bir ortama gelip oraya alışmaya çalışan birer genç, olayların odak noktasını oluşturuyor;

- o ortamın dışından gelen sesler duyarak, onlarla başa çıkmaya çalışıyor;

...ve, en önemlisi:

- izleyiciler, "vasat" düzeydeki konular ile onları destekleyen klişelerden, ancak bu genç oyuncuların başarımları ile sıyrılabiliyor..!

Bu söylediklerimizin ayrıntılarına girecek olursak – Penhall'ın oyununda Ray (Ushan Çakır), bir süre kalmış olduğu akıl hastanesinden salıverildiğinde, bir restoran işleten ağabeyinin yanına yerleşiyor, ancak alkolik babasının çocuklarına yaşatmış olduğu sorunlu gençliğini çağrıştıran birtakım garip sesler duymaktan kurtulamamakta; Neil Simon'un anlattığı öyküde ise annesini, kardeşini ve kendisini 16 yıl önce terketmiş, şimdi Hollywood yakınlarında oturan babasına sığınmak üzere New York'taki anne evini terketmiş olan genç Libby (Derya Çetinel) de, sık sık ölmüş "nene"si ile hayali diyaloglar kurmaktadır...

Şizofrenliğine ne akıl hastanesinde bir çare bulunabilmiş, ne de ağabeyinin sürekli telkinleriyle yutması gereken hapları almayı düşünen Ray, yerleştiği ve günlerini geçirmeye başladığı Londra'nın kenar mahallelerinin birinde "normal" bir yaşam sürmek isterken, kendisinden çok daha "a-normal" insanlar ile karşılaşıyor – örneğin, içkinin de etkisiyle, "içinde bulunan" ve başa çıkamadığı vahşi bir dürtü ile hamile kız arkadaşını sürekli olarak döven takım elbiseli, eli para tutan, sıradan bir genç adam ile ve çok geçmeden gönlünü kaptıracağı, ne yapacağını bilmeyen, ancak çocuğunu babasız olarak da doğurmaya kararlı Laura ile... Kendisini zaptedemeyince aşırı derecede hırçınlaşan ağabeyi Pete de acaba ne derece "normal"dir? Yoksa, Ray'in salıverilmesinin ardından hastaneden kaçıp önce kendilerine sığınan ve daha sonra köprülerin altında yaşamaya başlayan, aklını tamamen yitirmiş Ives, bu kişilerin arasında en doğru, en mantıklı eleştirel sözleri söyleyen en "akıllı deli" midir?

Uzatmalı sevgilisi Steffy ile aslında pek de mutlu bir beraberlik sürdürmeyen ve inatla eski başarılarını yinelemek için çabalayan yaşlanmış senaryo yazarı Herb Tucker'i "çat kapı" ziyarete gelen, bebekliğinden bu yana görmediği kızı Libby ise, sıkıcı New York yaşamından "parıldayan" Hollywood dünyasına atmıştır kendisini – ancak acaba gerçekten bir "sinema artisti olmak" uğruna mı, yoksa hep özlemini duymuş olduğu, o tanımadığı babasına ulaşabilmek için mi? O ise buna nasıl bir tepki gösterecektir – ya sevgilisi..?

Şurası kesindir ki, aynı sezon içinde "Tehlikeli İlişkiler"den "Surname"ye kadar değişik türde yapımlar sahneleyen İBBŞT, repertuarına bir Neil Simon oyununu da katmakla, çok yerinde bir karar vermiştir – ancak üstadın otuzbeşi aşkın oyunu arasından ne zeki bir güldürüyü, ne de o güzelim metropol aşk öykülerinden birini seçmiş, onun yerinde daha çok Amerikalı izleyicilerin zevk alacağı Doğu Kıyısı / Batı Kıyısı ikilemi ile ince ince dalga geçen, ana konusunu ise bir-iki klişenin üzerine oturtmuş bu oldukça tatsız oyunu niye yeğlemiştir acaba? Ve gene şurası kesindir ki, oyunun odağında bulunan genç Libby'yi canlandıran Derya Çetinel'in capcanlı, sevimli devinimleri olmasaydı, Şehir Tiyatroları'nın emektar sanatçılarından Erhan Yazıcıoğlu'nun tüm çabalarına rağmen, oyunun sonunu getirmek pek kolay olmayacaktı... Bunun bir nedeni de, Neil Simon'dan pek alışık olmadığımız cılız diyaloglarının, Bora Seçkin'in son derece steril rejisiyle daha da söndürülmesi miydi acaba..?

"Bazı Sesler" oyununa gelince – iki yıldır "Suratına Tiyatro" akımının bayrağını, Dot'un tam karşısındaki Olivio Çıkmazı'ndaki Olivio Apartımanı "İkinci Kat"ında sallayan "Tiyatro Sıfır İki"nin çabalarını tabii ki, bu oyun türünün ülkemizdeki ilk destekçilerinden biri olarak özellikle alkışlıyorum... Ne var ki – ve bunu dergimizin Mart 2010 sayısında da yazmıştım – artık neredeyse yirmi yaşına basmış olan "IYFT", birazcık "perde kokusu" almış her genç ve genç ruhlu sanatsever için "yenilikçi" veya "devrimci" sayılmıyor artık – hele hele, bu türün "ithal" veya "basmakalıp" konularına her bilinçli tiyatroseverin karnı tok olsa gerek...

Birazcık açayım, efendim... Joe Penhall'ın oyununda karşımıza çıkan Ives gibi "akıllı şeyler söyleyen deliler", şizofreni ile boğuşan gençler, karnındaki çocuğun babası tarafınca bir yandan sevilen, beri yandan dövülen acınası genç kızlar ve onların gaddar erkek arkadaşları, her büyük kentin köprü altlarında, sokaklarında, barlarında her daim karşımıza çıkıyor – ve "Bazı Sesler"dekiler de, "şok festivaline buyurmuş" (Alex Sierz'in 2000 yılında kaleme aldığı "Suratına Tiyatro" kitabının bir bölüm başlığı) izleyicilere, fazladan bir şey vermiyorlar, oyunda sergilenen tüm şiddete karşın... Kendi kanımca, bu oyunda gerçekten kayda değer bir tek sahne vardır – o da, Pete ağabeyin oyunun sonunda (galiba o antidepresan hapları nihayet almış olan) kardeşi Ray'e bir omlet pişirdiği sahnedir: Soğanların, sarmısakların, maydanozun ve domatesin usta restorancı tarafınca ince ince kıyılması, ateşin üstündeki sahanda gözlerimizin önünde yavaş yavaş pişmeleri ve en sonunda Ray'in bunların üstüne üç yumurta kırması; bu iştah açıcı kokuların arasında öylesine güzel, barışçı, rahatlatıcı ve ümitvar bir hava estiriyor ki Joe Penhall ve iki kardeş – salt bu sahne için bu oyuna gidilir...

...ancak, tabii ki daha fazlası için de! En başta, kendisini bu sezonun (şimdilik – ancak belki sonuna kadar da!) kuşkusuz en başarılı oyuncusu olarak gördüğüm, ilk kez geçen yıl gene aynı topluluğun "Korku Tüneli" oyununda (halen gösterimdedir..!) gözüme çarpmış olan Ushan Çakır için..! Kâh kabına sığmayan genç ve saf aşık, kâh söz dinlemeyen zıpır küçük kardeş, ancak en başta kendinden geçerken zaptedilmesi zor çılgın adam veya o "sesler"i duyduğunda titreme nöbetleri geçiren, omletin yumurtalarını kırarken ise tamamen sakinleşmiş şizofren karakter olarak, iki saate yaklaşan bu oyunun her sahnesinde yılmadan, yorulmadan odakta kalmasını biliyor, bu yetenekli oyuncu için... Gülce Oral için de izlenir bu oyun, oldukça küçük bedeni ile son derece kıvrak/estetik dayak ve de yatak sahnelerinde büyük bir başarı gösteriyor... Unutmadan, olağanüstü "koreografik", ancak gerçekçiliğin de tam kıvamında, şiddeti yüksek birkaç dövüş sahnesi için de bu oyuna gitmek isteyenlerin olacağına da parmağımı basarım – oyunun ABD'deki sahnelemesinde bunlar için özel bir "fight director" ("dövüş yönetmeni") gerekmişken, "Sıfır İki"nin programında öyle bir not görmedim – ve bu bağlamda yönetmen Sami Berat Marçalı ve yardımcılarını içtenlikle kutlamak isterim! Göz kararıma göre 6 x 2 metre boyutlarında bir sahnenin üzerinde beş kişinin son derece hızlı devinimleri, dövüşmeleri ve oldukça cesur biçimde sevişmeleri gerçekten de zor, ancak o kadar da başarılı bir reji çalışmasının ürünüdür – ve özellikle alkışlanmaya değer.

Özetle (ve kanımca) – Neil Simon'un oyunu, bu yazarı seven, İBBŞT'na güvenen izleyeciler için büyük bir düş kırıklığı olacaktır; Joe Penhall'ınki ise, en basitinden "demode"dir..! "Bazı Sesler", İngiliz sahne yaşamının saygın "John Whiting" ödülünü (ki bu ödül, "çağdaş toplum koşullarını irdeleyen yenilikçi ve özgün sahne yapıtları"na verilir) 1994 yılında hak etmiştir, kuşkusuz – ancak o günden bu yana Londra'daki Thames nehrinden, İstanbul Boğazı'dan da olduğu gibi, nice okyanusları dolduracak sular akmıştır; diğer bir deyişle, iyi kotarılmış toplumsal bir oyunun kahramanları bugün ancak daha çarpıcı, yaşadıkları ülkelere has konularla izleyicinin sıcak ilgisini çekebilir...

...ve burada, asal sorumuza dönüyoruz: İzleyici için vasat (veya onun da altında kalan) bir oyun, olağanüstü bir başarım gösteren oyuncu(lar) uğruna "çekilir" mi? Diğer bir deyişle, "tiyatro yapanlar"ın asıl hedef kitlesi olan tiyatroya gidenler için oyunun iletisi ve tüm destekleyici etmenleriyle birlikte sahneye koyuluşu mı önemli, odaktaki sanatçının/sanatçıların oyun gücü mü? Perde indikten sonra, iyi oynanmış kötü bir oyunu görmüş olmaktan mı daha çok memnun olur sıradan izleyici, yoksa yeteneksiz oyuncuların yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları kuvvetli bir oyundan mı..?

Bu sorulara yanıt verebilmek için sezonun en iyi örneklerindendir "Bazı Sesler" ve "Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum" – ve bu bağlamda kesinlikle ilkini, ayrıca vaktiniz olursa, ikincisini de izlemenizi öneririm..!

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi - Şubat 2011

Robert Schild

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim