http://www.aict-iatc.org/

"Nerde devinim" (= hareket), "orda verim" (= bereket) dot'un başdöndürücü iki yeni oyunu hakkında...

Daha bu yılın başlarında, dergimizin Mart sayısında "Quo vadis, 'In-Yer-Face'? / 'Suratına Tiyatro' nereye koşuyor...?" başlığı ile yayımlanan yazımı şöyle bitirmiştim: "Kıssadan hisse: Bu satırların yazarı, 'Suratına Tiyatro'dan kesinlikle sıkılmış/bıkmış değildir (...) – ne var ki, özellikle Mark Ravenhill'in o son derece çarpıcı/insancıl/pasifist, 2008'de yazdığı 'Vur/Yağmala/Yeniden' başyapıtından bir sezon sonra 12 yıl geriye giden, ayrıca –gene, salt kişisel görüşüme göre– bizler için oldukça önemsiz ileti/konulara yer veren oyunlar sergilemiş 'dot' ile bu önemli topluluğun izinden gitmeye koyulan, ancak gene eski bir Ravenhill'i dolaptan çıkarmayı yeğlemiş 'Tiyatro 0.2'den çok daha 'çağdaş tokatlar' beklerdik, doğrusu..."

Ne var ki, tilki kürkçü dükkânını bırakamadığı gibi bendeniz de, daha ilk oyunları "Donmuş/Frozen"den bu yana yazılarımda coşkuyla alkışladığım dot'a "suratımı"yeniden teslim etmeden edemedim, tabii ki..!

Yerli "Malafa"...

Tiyatro Festivali'ndeki ilk gösterilerini (birazcık "pişsin" diye) izlemediğim, Hakan Günday'ın kendi romanından uyarladığı "Malafa", bu sezon gördüğüm ilk oyun oldu... Bu topluluğun diğer yapımlarından çoğunu bildiğimiz 11 genç oyuncunun baş döndürücü sahne devinimlerini, işte bu konuda bence apayrı bir ödül hak etmiş Murat Daltaban yönetiyor. Kendilerine dokunacak yakın mesafeden izlediğimiz (ve zaman zaman bizlere de hafifçe "dokunan") bu oyuncuların bazıları, göz ucuyla 10 x 3 metreyi aşmadığını söyleyebileceğim bir alanda, sanırım her adımları düşünülmüş bir "koreografi"ye uyarak, sahneyi çevreleyen izleyicilerin arasında üç boyutlu hızlı devinimler ile asıl onların nefesinin tutulmasına neden oluyorlar..!

Konu, Antalya'daki bir kuyumcuda çalışan altı tezgâhtarın, beş turisti "kafa-kola" alıp, onlara değerli (=değersiz?) mücevher satmaya çalışmalarıyla ilgili – o kadar (mı?)... Hakan Günday, çeşitli söyleşilerde belirtmiş olduğu kadarıyla, iki yıl boyunca Antalya'da bu tür bir kuyumcuda çalışmış ve orada izlediklerini bu romanında işlemiş – ancak bu tür "tezgâhtar"lıklar, sadece ören yerlerimizi, denizimizi ve "raki & şişkebab" sattığımız turistlerin bulunduğu Kapadokya ve Kapalıçarşı'nda da var, tabii ki... Amaç, şaklabanlık/şovmen'lik ile satış, satış ve de satış'tır – bu da bir çeşit değişik "alışveriş ve s***ş" mi, yoksa..? Bu benzetmeyi, oyunda sık sık geçen "meterlemek" sözcüğüne geçiş yapmak için yapmaya çalışıyorum – argo Judeo-Espanyol'dan gelen bu uyarlama, yukarıdaki yıldızlı "eylem"in karşılığıdır! Oyunu izlerken, bu ticaretin tezgâhtar jargonuna yerleşmiş daha nice ilginç sözcük ile karşılaşıyoruz – "ahçik", "pörç", "dacik" gibi...

Peki, "Malafa" bize bunun dışında ne kazandırıyor? Ölümüne satış, dolandırıcılık, özdekçilik (= materyalizm) – sadece bu klişeleşmiş etmenlerin eleştirisini mi dışa vuruyor bu oyun? Tabii ki, hayır – burada "insan malzemesi"nin üzerinde bir kuyumcu titizliği ile çalışıyor Günday/Daltaban ikilisi, asıl ikilemin turist ile tezgâhtar'ın arasında olmadığını savlayarak... Burada gösterilmeye çalışılan, "şovmen" tezgâhtar ile "insan" tezgâhtar arasındaki ruhsal çelişkidir – ve bunun yıpratıcılığı...

İşte bu asal ikilemi, Kozan'ın rolünü üstlenmiş olan, dot'un en önemli oyuncuları arasında gördüğüm Cemil Büyükdöğerli başarıyla dışa vuruyor. Diğer arkadaşlarının çoğu da yönetmenin bu hızlı temposuna başarılı biçimde uymaktadır – ve burada sözü açılmışken, gene Murat Daltaban'a geri dönmek istiyorum. "Malafa"da izleyicileri oyuna dahil etmek, dahası onların kendilerini bir çeşit "müşteri" hissetmelerini sağlamak isterken, kantarın topuzunu kesinlikle kaçır(t)mıyor, buradaki düzeyi "tam kıvamında" tutmasını biliyor ki, interaktif oyunlar için bu oran gerçekten çok önemlidir (bir yerde okuduğumu anımsıyorum: Daltaban bir söyleşide –mealen– "minimal bir oyuncu/izleyici ilişkisi" hedeflediğini belirtmişti – ve bunu burada bir kez daha kesinlikle başardığını gördüm!).

Eleştiri: Oyun gerektiğinden uzun tutulmuş – bana kalırsa, sonlara doğru tam anlamıyla açığa çıkan, yukarıda değindiğim "asal ikilem"e gelene kadar bir takım tekrarlar, bazılarımızı sıkabilir – sahnelenen tüm başdöndürücü "şovmen"liklere rağmen...

...ve ithal "Punk Rock"

Bunca ustalıklı bir yönetimden sonra, dot'un "Kürklü Merkür" ve "Vur/Yağmala/Yeniden" oyunlarından bildiğimiz, bu kez ise ilk reji denemesini veren Rıza Kocaoğlu'nun sahneye koyduğu "Punk Rock"a giderken, bizleri ne beklediğinden pek emin değildik, açıkçası..!

Oyun başladığında –ve süresince 7-8 kez– solo ve bas gitar ile davulların eşliğinde kimi başkişilerinin "haykırdığı" (sonradan "punk" türünde olmadığını okuduğum) rock müziği, en azından bizim yaşımızdakilerin kulaklarını deliyor gibi..! Sahi, oyunu izlemeye gittiğimiz akşam salonu dolduran ortalama 25, üst yaş sınırı olan 30-35'liklerin (oldukça!) büyükleri olarak eşim ve ben vardık, sadece – Rıza Kocaoğlu, Sabah gazetesinde okuduğum kadarıyla "Bu bir gençlik oyunu değil, aksine çok ciddi bir yetişkin oyunu" diyorsa da...

"Malafa"daki gibi her hangi bir seyirci katılımı olamaz bu oyunda – tam tersine, pahalı ve dolayısıyla daha çok varlıklı çocukların gidebildiği bir lisenin kütüphanesi olduğunu bildiğimiz sahne, tel örgülü bir kafes biçiminde ayrılmış, önünde L biçimde üçer sıra halinde oturan izleyicilerden... En "yakın" temas, bu tel örgülerin arasından sarkan şarkıcı/oyuncular ile, ayrıca zaman zaman öfkelerini bu tellere tutunarak bizlere doğru haykıran, şiddetlerini bu dev örgüleri sallayarak dışa vuran bazı başkişiler ile sağlanabiliyor ancak...

"Şiddet" demişken – gerçekten de, bu "özel" okula gitme ayrıcalığında olan varlıklı (veya burslu), sürekli sınav stresi yaşıyan ve –yarışırcasına– başarıya endekslenmiş öğrenciler, aralarındaki sosyal/cinsel sorunların da üstesinden gelmeye çalışırken / gelemezken, kendi şiddet ortamlarını yaratıyor – ve bu ortamda da yok olurcasına yıpranıyorlar.

Babasının öğretim görevlisi olduğu Cambridge'den bu kente tayin olmuş Lilly, hemen sempatik bulduğu Bill ile arkadaş olurken, aynı anda sportif görünümlü Nicholas'a abayı yakıp onunla gizlice sevişmeye başlar. Kendi ifadesine göre "fotoğrafik bir hafıza"sı olup yıkıcı başarı hırsını (örneğin, bir sınavda "A" yerine sadece "B" notunu aldığında mutsuzluğunu) gizleyemeyen Cissy'nin erkek arkadaşı, kavgacı Bennett ise bu ortama ancak aldığı burs ile girebilmiş, sınıfın en "entel"i Chatwick'e her fırsatta sataşmadan edemiyor. Aralarında en hanım-hanımcık olan Tanya ise, Chatwick'e karşı platonik bir aşk duymaktadır.

Kızlar aralarında annelik olgusunu tartışırken "Ben her halde çok kötü bir anne olurdum... bebeklerim hemen ölürdü!" diyen Lilly'nin en büyük korkuları, "cinsel taciz", art arda sıraladığı "zenciler" ve "köpekler", ayrıca "nükleer savaş" iken, Chatwick'in "İnsanın yaptığı her iyi şeyin temelinde bir korkunçluk var" veya "yıllar geçtikçe intiharlar moda olacak, hükümetler yozlaşacak..." türündeki kehanetlerinin karşısında gene de "Dünya genellikle iyi bir yer... insanlar iyidir" diyebiliyor... Şu ana dek küçük küçük duygusal depremlere tanık olmuşsak da, Bennett'in Chatwick'i yeniden taciz etmesiyle şiddetin lavları birden yayılmaya başlıyor, ardından ise Lilly'nin Bill'e "seni sevmiyorum" demesiyle (ki burada çevirmen Pınar Töre'nin "love" ve "like" filleri arasındaki çok önemli ayrımı neden gözardı ediyor, acaba..?!), zaten ruhsal sorunları olan bu gencin eylemleri öne çıkıyor – ve bu İngiliz "grammar school", TV haberlerinden yabancı olmadığımız bir ABD "college"ine dönüşüyor adeta...

Oyundaki diyaloglar gerçekçi oldukları kadar vurucu, Türkçe çevirisi dahi – ve her şeyden önce, "Pornografi" oyununu hiç beğenmediğim Simon Stephens lise ortamında alışılagelmiş nice klişelerin tuzağına düşmüyor... (bu arada sormadan edemiyorum: "NY'da 5 Minare" filmini izlerken, bayağı klişelerden geçilemediğini yazan sinema eleştirmenleri acaba olmuş mudur hiç??)

...ve yönetmen: Şapka, Rıza Kocaoğlu – ustanızdan gerçekten çok şey öğrenmişsiniz; örneğin başkişilerin aynı anda, üst üste konuşmaları ("klasik" tiyatroda bunun sadece art arda yapılması, veya ancak birinin sahneden çıkmasıyla diğerinin gelmesi gibi artık tarihe karışması gereken uygulamalardan dot'un ilk baştan kaçınmış olması ne güzel..!) – ve tabii ki bu başdöndürücü hız, bu olağanüstü keyif veren devinim...

Öğrendiğim kadarıyla, çoğu daha konservatuarda öğrenci olan bu yedi genç oyuncunun bir bölümünün ileride iyi bir tiyatro kariyeri yapabilecekleri şimdiden görünüyor – özellikle Bill rolündeki Hakan Kurtaş ile Chatwick'i canlandıran Mehmetcan Mincinozlu'yu (arşiv olacağını umduğumuz!) bu sayfalarda not etmek gerekir, kanısındayım.

Müzik, ne diyeyim, bana göre değil – ancak oyuna uygun (olsa gerek...) ve genç izleyicilerin beğenisini kazanmışa benziyor. Dekor'a imzasını atmış olan Murat Daltaban, bu simgesel kafes (= okul) fikrini acaba kendi mi yaratmış, yoksa Londra'daki ilkgösterimden mi uyarlamış, bilemiyorum... Kostümleri tasarlamış olan, isimlerini ilk kez duyduğum iki hanım kızımız ise, olayların geliştiği birkaç gün boyunca, öğrencilere başka bir şeyler de giydirmeyi düşünmedi mi acaba? Anladığım kadarıyla bu "okul"da (İngiltere'de olduğu gibi) üniforma zorunluluğu yoksa, özellikle kızların alımlı (!) çorap çeşitliliği birazcık genişletilemez miydi..? Giyside de "minimalizm" olmasın artık...

Ve, dergimizin Mart sayısındaki yazımı bitirdiğim gibi, gene "kıssadan hisse": Tiyatro dot, yeniden yenilikçi/çağdaş, Türkiye'ye de uyan – ve dolayısıyla "doğru" yoldadır..!

"Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi – Aralık 2012

Robert Schild

Hakkında

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB), İstanbul'da yerleşik olan bir sivil toplum kuruluşu'dur. 1990 yılında 35 üyenin katılımıyla kurulan...

devamı için

Takip Et

Bilgi İletim